İngilizce’yi Nasıl Öğrendim

Ülkenin en büyük üniversitesinin Jeoloji Mühendisliği bölümünü kazanmıştım. Öğretim dili İngilizce’ydi. Neden bilmiyorum ama İngilizce muafiyet sınavına girmediğim için hazırlık sınıfına C kurundan başladım.

Derslerin başlamasıyla birlikte kısa zamanda gördüm ki sınıfın en iyisiyim. Pop Quiz’lerden 100’den aşağı not almıyordum. Dersler bana çok kolay geliyordu çünkü. Çok çabuk öğreniyordum.

Bu başarımın nedenini bilmiyordum. Sınıftaki diğer arkadaşlarla aşağı yukarı aynı seviyede olmalıydım, çünkü devlet liselerinden başka hiç bir kursa gitmemiş, ekstra çalışma yapmamıştım. Ancak, sonradan düşünüyorum da liselerde iyi öğretmenlere rastlamış olmalıyım.

Gerçi kişisel olarak bende İngilizce’ye merak vardı. Lisedeyken Türk-Amerikan Kültür Derneği‘nin kütüphanesine üye olmuştum. Bu dernek Cinnah Yokuşu’nun başında bulunuyordu. Özel bir teşebbüs müydü, yoksa bir devlet kuruluşu muydu bilmiyorum ama çok güzel bir yerdi. Orada İngilizce dersleri falan veriliyordu. Girişinde de çoğu zaman bomboş olan çok güzel bir kütüphanesi vardı. Kütüphanedeki kitapları okuyamasam da ara sıra birkaç kitap ödünç alır, incelerdim. Bunun dışında ara sıra kütüphaneye gider ve saatlerce kitapları incelerdim. Okuyamadığım kitapları neden incelediğimi bilmiyorum. Ama o kitaplar benim merakımı kamçılıyordu. Baskıları çok güzeldi. Hard Cover, yani bizim deyişimizle Amerikan Ciltli kitapların görünüşü, baskısı, kapakları hoşuma gidiyordu. Resim ve fotoğraf sanatıyla ilgili kitaplar en çok hoşuma gidenlerdi, çünkü onları okumaya gerek yoktu. Buna rağmen bu kitapları okumaya çalıştığımı da hatırlıyorum. Sonuç hep başarısız oluyordu, kitaplardan bir iki sözcük dışında hiç bir şey anlamıyordum. Onca güzel kitap elimin altındayken hiç birini okuyamamak zoruma gidiyordu.

Geçenlerde Türk-Amerikan Derneği’ne yeniden gittim. Hala var, ama çok değişmiş. Bildiğin basit bir İngilizce kursuna dönüştürmüşler. Kütüphanesini de üst kata taşımışlar. İçeri giremedim, ama eski kütüphanenin yerinde yeller estiğinden eminim. Bina yerinde duruyor, ama o zamanlar sadece Amerikan Kültür Derneği’ne ait olan binanın giriş katı şimdi han gibi bir yer olmuş, içi dükkanlarla dolu.

Hazırlık sınıfında hayatımda ilk defa çok sosyal birine dönüştüm. Sınıfın komik adamı oldum. Arkadaşlarla aram iyiydi. Baya eğleniyorduk yani… Sınıfı gülmekten kırıp geçiren espriler yaptığımı hatırlıyorum. Ama çok hoşlandığım bir kızla çıkmayı başaramamam bende büyük hayal kırıklığı yaratmıştı… O kısı daha sonra benden hiç de yakışıklı olmayan biriyle çıkarken görmek çok acı vermişti. Üstelik daha sonra iki kere falan buluşmuştuk onunla… Ama çok heyecanlanmıştım, elim ayağım titremişti… Şimdi olsa hiç takmam, bir saatte kafalarım kızı ama gençken çok utangaçtım.

Hazırlık bittikten sonra oldukça asosyal birine dönüşmeye başladım giderek. Bölümde mutlu değildim. Bölüm değiştirmeyi kafama takmıştım. Bu yüzden derslere falan girmiyordum. Daha sonra bölüm değiştirdim de, iki senemi yakma pahasına… Ancak yeni bölümümde de ikinci sınıftan sonra uyumsuz bir insana dönüşmüştüm. Üniversite yıllarım genel olarak bir başarısızlık ve mutsuzluk dönemiydi benim için. Kurduğum hiçbir hayal gerçek olmuyordu. Üniversite kazanmakla insanın başının göğe ermediğini da kısa zamanda anlamıştım. Beğendiğim kızlarla tanışamıyordum. Tanışsam da ilişkileri ilerletemiyordum. Çoğu zaman yalnız takılıyordum, derslere falan da girmiyordum. Haliyle, öyle olunca yine kütüphane benim için meditasyon yapılacak, huzurlu bir kaleye, hatta bir tapınağa dönüşmüştü. Okula gittiğim nadir zamanlarda da vaktimin bir kısmını kütüphanede geçirirdim. Bizim üniversitenin kocaman, dörk katlı bir kütüphanesi vardı. Kütüphanenin iki bölümünde takılıyordum genelde ki bu ikisi de benim okuduğum bölümle alakasızdı. Bilgisayar kitapları ve Edebiyat kitapları… Her ikisi de ilgimi çekiyordu. Düşünün, sınavım var ve ona çalışmak yerine bilgisayar grafikleriyle ilgili bir kitabı ya da Kafka üzerine bir inceleme okuyarak zamanımı geçiriyordum. Anlayacağınız berbat ötesi bir öğrenciydim.

Jeoloji’de okuduğum yıllarda İngilizce şokuna uğradım. Ders kitaplarını okuyamadığımı fark ettim. Daha doğrusu zor büyük zorluklarla okuyordum. Herkes aynı durumdaydı ama onlar bunu pek de umursarmış gibi görünmüyorlardı. Kollektif bir şekilde ders çalışarak (ne de olsa onların benimki gibi sosyallik problemleri yoktu) her şeyin üstesinden geliyorlardı.

Ben ise derslere girmiyordum. Kararımı vermiştim, bu bölümde okumayacaktım. Evde ders çalışmaya başladım, yeniden sınavlara hazırlanıyordum. Şimdi düşünüyorum da o kadar çalışmaya yine düşük bir yeri kazanmışım diyorum, çünkü sınava ikinci girişimde %4’lük dilime girebilmiştim. Gerçi ikinci girişim olduğu için puanım kesilmişti, onu da saymak lazım… Bu lanet olasıca sistem insanı nasıl da gereksiz yere ve acımasız biçimde cezalandırıyor… Lanet olasıcalar, siz bana rehberlik hizmeti bile vermediniz devlet okullarında! Ne ilgilerimden, ne de yeteneklerimden doğru düzgün haberim vardı. Resme meraklıydım, bilimi de seviyordum; ama bundan öte kendimi hiç mi hiç tanınıyordum. Tabi, bunda biraz da benim genetik anormalliği rol oynadı. Edebiyattan matematiğe, resimden sinemaya, İngilizce’den bilgisayar o kadar çok alana ilgi duyuyor, kendimi o kadar çok dağıtıyordum ki bugün pek de mutlu olmadığım öğretmenlik mesleğini bile kendime bir nimet olarak görüyorum. Çünkü ben kafası çok karışık bir gençtim. Aile durumum o kadar berbat, sosyal performansım o kadar kötüydü ki… Bugün de pek farklı değilim hani… Zor şer öğretmen olabilmiş köylü kafalı meslektaşlarım bile beni pek adam yerine koymazlar… Çok ilginç… Benim için bir acı kaynağıdır bu da… Her neyse…

Ben size İngilizce’yi nasıl öğrendiğimi anlatacaktım, konu nereye geldi…

O yaşadığım boşlukta İngilizce’ye merak sardım. Kendi kendime bir hedef koydum: Eğer bu ders kitaplarını bile okumakta güçlük çekiyorsam, “İngilizce biliyorum” dememeliydim. O halde, dedim kendi kendime, İngilizce bir romanı sözlüksüz okuyacak seviyeye gelmeden, ben İngilizce biliyorum demeyecektim.

Sonra bir gün Olgunlarda koca ciltli bir kitap buldum ve satın aldım. Kitap Amerika’da okutulan bir Edebiyat ders kitabıydı. Çok hoşuma gitmişti. İçinde bir roman, iki oyun ve bir sürü şiir, makale ve okuma parçası vardı. Her parçanın sonunda sorular ve ödevler falan bulunuyordu.

Bu kitaba çalışmaya karar verdim. İçinde She Stoops to Conquer diye eski bir oyun vardı. Önce onu okudum. Pek sarmayınca yarısında bırakım. Sonra gözümü Shakespeare‘nin Julius Caesar oyununa taktım. Madem İngilizce öğrenecektim, en babasından, yani Shakespeare’den başlamalıydım.

Bir elimde sözlük, bir elimde o koca kitap, giriştim. Shakespeare babanın her cümlesinde beş kere sözlüğe bakmam gerekiyordu. Sözlüğe bakmak da yeterli olmuyordu, çünkü Shakespeare’nin dili pek de hafif değildi. Başlangıçta günde on dizeyi zor okurken, bir süre sonra hızlandım. Yine her sayfada belki elli kere sözlüğe bakıyordum. Baktığım kelimeleri sayfanın kenarına yazıyordum. Bazı kelimelere belki on defa baksam da yine aklımda kalmıyordu. Ama ben devam ettim. Çalıştım ve üç ya da dört ayda oyunu okudum. Oyun çok hoşuma gitmişti. Bu oyunda Caesar’ın meşhur sözü “Sen de mi Brütüs?”ün orjinalinin latince “Et du Brute?” olduğunu öğrenmiştim. Bu oyunla ilgili hatırladığım diğer şeyler: “Hail”in “selam” anlamına geldiği ve o zamanların İngilizce’sinde kullanıldığını; İngilizce’de “sen” sözcüğünün var olduğunu (Thou); devrik cümlelerin bulunduğunu ve “Aye”nin “evet” anlamına geldiğini…

Aynı kitapta George Elliot‘un sevimli bir küçük romanı olan Silas Marner‘i de okudum. Bunu daha kolay okumuştum. yine de iki aydan önce bitirmiş olamam.

Yine her sayfada yüz kere falan sözlüğe bakıyordum. O zamanlar şimdiki gibi tabletler, Google Çeviri‘ler falan yoktu. Her kelimeyi sözlükte tek tek bulmanız gerekiyordu. Tam bir eziyetti. Hatta ben o zamanlar şimdiki gibi pratik sözlükleri hayal ederdim. Yani bir kelimeye dokununca anlamını veren kalemler falan… Yapıldı da böyle şeyler… Sonradan öyle bir kalemi satın bile aldım, ama hemen hemen hiç kullanmadan akrabamız olan akıllı bir kıza hediye ettim.

Sözünü ettiğim bu kitaba çok çalıştım. İçinden bir kaç şiiri ezberledim; hala aklımdadır.

Kitap bittikten sonra arayışlara giriştim. Filmini çok beğendiğim Thomas Hardy‘nin “Tess Of The D’urbeyvilles”ini satın aldım ve okumaya başladım. Yine çok zorlanmıştım. Özellikle de kitabın başlarındaki tasvirler beni çok uğraştırmıştı. Dil eskiydi, bilmediğim sözcükler çoktu. Vs. vs. vs.

Ama onu da okumayı başardım. Hem de zevk alarak…

Gaza gelmiştim… E. M. Forster‘in “Roman Sanatı” adlı kitabını okumuştum o aralar (Türkçesini…) Kitapta Hermann Merville‘yi çok övmüştü yazar… Ben de Moby Dick‘i satın aldım. Bu tuğla gibi kitabı okumaya giriştim. Tabi bir elimde sözlük, diğer elimde kalem, çalışa çalışa… Aman tanrım! Bugün bile o kitabı okumaya cesaret edemem. ABD’li Aaron adında bir misyoner arkadaşım olmuştu. (Ateist olduğumu öğrenince benimle yazışmayı kesen biri… Hahaha!) Aaron’a Moby Dick’i okuduğumu söyleyince çok şaşırmıştı: “Onu biz bile okuyamıyoruz” demişti.

Her neyse… Bugün kendim bile inanmıyorum bu kitabı okuduğuma, ama okudum işte! Ve anladım da… Ama çok zor kitaptı, beni perişan etmişti…

Tabi o kadar asosyal bir insan olunca ve okuldan nefret edince, biraz da yazmaya, edebiyata falan meraklı olunca, kitaplar hayattaki tek mutluluk kaynağınız haline geliyor. Ben de tam gaz okumaya devam ettim. Bir yandan Türkçe kitap okumayı da ihmal etmiyordum. Az çok benim kafamda ama benden çok daha normal olan bir arkadaşım vardı, o da benim gibi İngilizce ve Türkçe kitaplara meraklıydı. Bazen onunla konuşurdum. Ama o benim okuduğum bir çok kitabı okuyamazdı. Her neyse… Bu arkadaşın adını vermeyeceğim, ama şimdilik Ertan diyelim.

Ertan’la çok günlerimiz geçti. Biraz bana benziyordu. Babasıyla falan kavga edince bize kaçar gelirdi. Evimiz gecekonduydu… Evdeki berbat durumumu bilen sadece üç arkadaşımdan biriydi. O da benim gibi Jeoloji Müh. bölümünden ayrılmak istiyordu. (Ayrıldı da… İstatistik Bölümü’ne girdi.) Ertan’le çok sohbet ederdik. Beraber ormanlarda yürüyüşe çıkardık falan… O da resme meraklıydı… Ama ben resim, edebiyat ve İngilizce konularında ondan iyiydim… O da sosyal konularda benden iyiydi…

Ertan’la arada bir de kavga ederdik. O insanın özel hayatına çok girerdi. Garip garip sorular sorar, bir konuyu anlatırken en heyecanlı yerinde saçma sapan yorumlar yapar, insanı sinir ederdi. Ama iyi çocuktu. Arkadaş canlısı biriydi. Herkesle iyi geçinirdi. Ben öyle değildim, beni kimse sevmezdi. Hala da öyledir ya anasını satayım.

Ertan’ın bir kız arkadaşı vardı, sürekli ondan bahsederdi. Onunla bir yıl falan çıkmışlar, ama o askeri liseyi bırakınca kız da bunu terk etmiş. Bir türlü unutamadı onu. Başka kızlarla da pek başarılı olamadı… Belki de o yüzden… Biraz tipsizdi… Neyse işte… Sonradan güzel bir işi oldu… Babasının ev alması için verdiği parayı Rus hatunlarla yedi… Bu arada o kızla da çok garip bir tesadüf sonucunda evlendi. Halen de evliler. Ama kızı hiç sevmiyor.

Her neyse… Konuyu yine dağıttık. Benim böyle garip bir hayatım vardı işte. Gecekondumuz berbattı. İçinde ne eşya, ne de doğru düzgün bir yiyecek vardı. Sefil perişandık yani. Ama ben okuyor okuyordum. Başka bir zevk kaynağım yoktu. Okuyor, müzik dinliyor, kütüphanelere gidiyor, resim yapıyordum. Ama hep kendi başıma, hep yalnızdım. Sözünü ettiğim üç arkadaşım dışında hiç arkadaşım yoktu. Abim de benim gibi asosyal biriydi. Bana da pek hayrı dokunmazdı açıkçası. Onun da bir sürü sorunu vardı. Biraz da bencildir kendisi. Her neyse…

Abimi de sayarsak, hayatta dört arkadaş… Yetenekliyim ama yalnızım.

Diğer arkadaşımın da adını vermeyeceğim, ona da Dilaver diyelim. Dilaver aşırı derecede zeki, çok kaba, baskın kişilikli biriydi. Şimdi bir üniversitede profesör… ABD’ye gitti. Ben de onun yaptıklarını yapabilirdim, ama o kadar asosyaldim ki ne okulu zamanında bitirebildim ne de burs sınavlarından haberim oldu. Hatta ODTÜ Bilgisayar Bölümü’ne geçmek için gereken ortalamanın üstüne çıktığım halde bu hakkımı kullanamadığımı (benim yerime geçen bir kızdan) öğrenince hayatımın en üzücü günlerinden birini yaşamıştım.

Benim hayatımda böyle kaçırılmış fırsatlar çoktu. Yoğunlaşamıyordum. Hayata yoğunlaşamıyordum. Günlük hayattan korkuyordum. İnsanlardan korkuyordum. Hala da korkarım. Berbat biriyimdir.

Dilaver hem benim dostumdu, hem de hayatta bana en çok acı veren kişilerden biri… Dilaver kıskanç, kaba, bencil, üç kağıtçı, hafif psikopat eğilimleri olan, insanları maniple eden biriydi… Sanırım beni sevmesinin nedeni de beni bir çeşit çöp tenekesi olarak görmesiydi. Bize gelir ve kıskandığı insanlarla alay eder eder ederdi. Sabahlara kadara bağıra çağıra güler, kahkaha atardık. Ama Dilaver’le olan ilişkilerimde çoğu zaman ben pasif durumdaydım, o anlatır, dertlerini kusardı, ama ben bir şey anlatınca dinlemez, derdime ortak olmaz, çoğu zaman da alay ederdi. Tutamazdı dilini… Alaycıydı… Sivri dilliydi… Kırıcı konuşurdu… Yine de yıllar yılı ona katlandım, neden bilmiyorum. Çevremde de kimse sevmezdi onu. Beni uyarırlardı, ama ben dinlemezdim. Başka arkadaşım yoktu ki!

Şimdi Dilaver’le hiç konuşmuyoruz. Beni hayatından attı. “Onunla görüşmek istemiyorum artık, dünyalarımız çok farklı” demiş… Yazdığı kitabı bile bana göndermedi. Oysa bir kitabını baştan sona resimlemiştim. (Parasını da aldım, dürüst konuşalım şimdi. Fazla bir şey değilse de, bedava iş yapmamaya yemin etmiştim.)

Dilaver’den çok çektim. Dilaver insanı depresyona sokacak tiplerdendir. Hep alır, ama hiç vermez. Her neyse… Dilaver bana en çok yardımcı olabilecek, elimden tutabilecek kişiydi… Ama ne yazık ki ben böyle algılıyormuşum… Ne zaman yardım istese koştum, ne zaman kendini yalnız, perişan hissetse, kapım ona açıktı… Hayal kırıklıklarını, kıskançlıklarını, korkularını, depresyonunu hep bana boşaltıp giderdi… Ama yaralı parmağa işemezdi. Amerika’dan bana ara sıra para da gönderdi, şimdi o iyiliklerini de gördüm. Ama bana psikolojik destek verebilirdi. Bilmiyorum, belki de ben ondan çok şey beklemişimdir. Her neyse…

Ben İngilizce’yi nasıl öğrendiğimi anlatıyordum.

Birbiri peşi sıra zor romanları okumak belki de bende bir bıkkınlık yaratmış olabilir. Ama hala romanlar bana çok zor geliyordu. Bu arada yine E. M. Forster’in kitabının etkisi ile bir kaç yazara saldırdım, ama onları okuyamadım. Yarım bıraktım. Hepsini de üniversitenin kitaplığında bulmuştum. Moll Flanders ve Tristiram Shandy gibi kitapları okumaya kalksam da başarılı olamadım. Sıkılmış olmalıyım. Moll Flanders’i belki okuyabilirdim ama Tristram Shandy tam bir delilik olurdu. Tükçesini bile zor okuyorsunuz. Bu kitap, yazarların lafı dolandırması ile alay iden bir kitaptır. Tristiram Shandy adlı bir beyefendinin hayatını anlatır güya, ama  Shandy’nin doğumu bile anlatılamadan kitap biter.

Her neyse… O arada “She Stoops to Conquer”i ve şimdi hatırlayamadığım daha bir kaç kitabı daha okumuş olmalıyım.

O aralar Kafka‘ya da çok meraklıydım. Üniversitenin kütüphanesinde “Kafka and the Yiddish Theatre” diye bir inceleme kitabı bulunca onu da okumuştum. İncelemelerin ve bilimsel kitapların daha kolay okunduğunu da fark etmiştim bu arada.

Sonra hangi kitapları okudum bilmiyorum ama sözünü ettiğim Ertan bana Suç ve Ceza‘nın İngilizce çevirisini vermişti: Crime And Punishment.

İşte bu kitabı okurken ilk kez anladım ki artık ben İngilizce okuyabiliyorum. Kitap İngilizce’ye çok sade bir dille çevrilmişti. Zaten sürükleyici olan bir kitabı İngilizce’den rahatça okumak ve hiç sözlüğe bakma (ya da çok az bakma) gereği duymak… İşte İngilizce konusunda kendime güvenmemi sağlayan da bu kitap olmuştu.

O ara bizim Dilaver ABD‘den geldi… Kitaplara merakım olduğunu biliyordu, bir taraftan bana kitaplarını gösteriyor, övünüyor, ama hiç birini vermeye yanaşmıyordu. Hatta ödünç bile vermiyordu, bana güvenmiyordu. Hacılayacağımı bildiği için olsa gerek. Belki de haklıydı… Her neyse…

Sonradan bir kitap için kavga bile ettik. Düşünebiliyor musunuz? O da ben de koca adam olmuşuz, bütün çocukluğumuz (Orta 1’den ta bilmem kaç yaşına kadar) beraber geçirmişiz. Neler neler yaşamışız ve kazı kadar iki adam, kitap için kavga ediyoruz. Naked Lunch adlı kitabını bulamadığını ima etti önce… Sonra “kitap sende olabilir” demeye başladı… Ben hatırlamıyordum. Kitabın bende olmadığını düşünüyordum. Çünkü olsaydı bilirdim. “Bende yok” dedikçe Dilaver sinirlendi. Sonra beni çok aşağıladı. Hakaret etti. “Sen aldın, eminim senin aldığından” diye başladı, ağzına geleni söyledi. O gün neden Dilaver’le bütün ilişkimi kesmedim bilmiyorum. Gerçekten de kitap bende yoktu, onu aldığım falan hiç hatırlamıyordum.

Yıllar sonra Dilaver’le gerçekten de küstük biz. Hala da küsüz. Bu öyle kırgınlık falan değil. Resmen Dilaver tarafından siktiri yedim gibi bir şey… Her neyse… Buna girmeyelim.

Sanırım evi taşırken Dilaver’in haklı olduğunu gördüm. Gerçekten de kitap bendeydi… Ama kaybolmuştu… Dolabın altında buldum onu. Çok şaşırdım ve üzüldüm… Dilaver beni yalancılıkla suçlamıştı. Oysa ben sadece unutmuştum.

Dilaver, karşısındaki insanda en ufak bir zayıflık bulsun, adamın ağzına sıçan, dalga geçen, yerden yere vuran, kendine olan saygısını yok eden bir tiptir. Yine de haklıydı. Kitap bendeydi. Epey bir düşündükten sonra kitabı güzelce paketleyip Dilaver’e gönderdim.

Neyse, ben İngilizce’yi nasıl öğrendiğimi anlatacaktım. Dilaver’in kitapları arasında en sevdiğim yazarlardan birini olan Isaac Asimov‘in “Foundation (Vakıf)” serisini buluverdim. Vakıf Türkçe’de yıllar önce Altın Kitaplar tarafından yayınlanmış, ama artık piyasada bulunamıyordu. O aralar Dilaver’in evinde kalıyorduk, sanırım yaz tatili için gitmiştim. Her neyse… Dilaver kitabı bana vermedi tabi. Ama ben kitabı bir solukta okuyuverdim. Asimov zaten kolay okunan bir yazardır. Serinin ilk iki kitabını zaten Türkçe’den okumuştum, hatırlıyordum. Üçüncü kitabı olan (the Mole ile ilgili olan) ilk kez okuyordum ve büyük bir heyecan ve zevkle okumuştum kitabı.

O ara okuduğum kitaplardan biri de  kitaplardan biri de E. L. Doctorow‘un Ragtime‘ıdır. Bu kitabı bana Kuzey Avrupa ülkelerinden birinde yaşayan kuzenim Fatma göndermişti. Onunla bir ara sözlenme gibi bir durumumuz olmuştu. Fatma bana çok aşıktı. Halen de öyle sanırım. Fatma da dillere meraklıydı. 8 dil biliyordu. Ondan kitap isterdim. O da yollardı. Yolladığı kitaplardan biri “Ragtime” idi… Bir tanesi de John Grisham‘ın “The Chamber”iydi…

Hatırladıklarım bunlar. Emin olun bu kadar da unuttuklarım vardır.

Sonradan hesapladığıma göre benim İngilizce’yi tam olarak öğrenmem, yani o Amerikan Lise ders kitabını satın almam ile “artık İngilizce okuyabiliyorum” dememe kadar geçen süre 7 yıldır.

Okuma işini halletmiştik, sıra konuşma, dinleme ve yazmadaydı.

Bunları kısaca anlatacağım.

Konuşma fırsatım bir iki haftalığına takıldığım ABD’li misyonerler sayesinde biraz gelişti. Beni Aaron’a vermişlerdi. Aaron, içlerinde en az karizmatik olandı. Filmlerdeki nerd denen tipler gibi… Anasının kuzusu bir tip. Diğerleri gibi yakışıklı ya da sosyal da değil… Tıpkı benim gibi yani… Beni ona vermişlerdi. Her neyse… Yine de Aaron iyi çocuktu. Keşke ateistim diye benimle teması kesmeseydi.

Bölüme uğradığım nadir günlerde tanıdığım çocuklardan bir ikisinin bölümün önündeki çimenlikte oturup, yabancılarla konuştuğunu gördüm. Hemen yanlarına gittim. Misyonerler… Bizi bir eve davet ettiler. Hemen gittim. Silik bir tip olsam da kafaya taktığım bir konu olunca girişkenleşiyorum. Her neyse, bu ABD’li dinci tiplerle bir iki hafta takıldım. Başlangıçta berbattım. Çok iyi bildiğim kelimeler, mesela “kan/blood” bile aklımıza gelmiyordu. Hatta blad’a “bluud” demiştim, kimse anlamamış, sonra da “Oh, blad, yeah!” falan demişlerdi. Yani İngilizceyi katlediyorduk resmen. Neyse zamanla açılmaya başladık. Hatta bir gün çimenlerde otururken çimleri biçiyorlardı, Aaron biçilen çimlerin güzel koktuğunu söyledi. O anda ağzımdan şu cümle kendiliğinden dökülmesin mi… “Yes, but at the same time, they’re cuttin those lovely yellow flowers!” Aman tanrım! Tam ve eksiksiz, şahane bir cümle ağzımdan bir anda çıkıvermişti… Hahaha… İşte pratik yapmanın faydaları… On ay kursa git, bu cümleyi kuramazsın arkadaş.

Bir gün de bunlarla birlikte İncil okuma etkinliğine katılmıştım. Elime bir İncil tutuşturdular, sıra bana gelince İngilizce’yi katlederek okumuştum. Nasıl okudum, şimdi düşünemiyorum bile…

Sonra bize İncil vermişlerdi. Türkçesini tabi… Ben İngilizce’sini istedim. “Ne yapacaksın ki Türkçe okumalısın” falan diye kem küm etseler de Aaron’un elindeki ciltli, güzel baskılı İncili almıştım. Aaron’un içi gitmiştir eminim… “Ben İngilizce’sini okumak istiyorum” demiştim. Verdi de garibim. Ben de okudum… Hem İngilizcesini (tamamını değil tabi), hem de Türkçesini… Bu arada İncil’in (Yeni Ahit olan, Eski Ahit‘i hiç okumadım çünkü…) yeri bende başkadır. Ateistim ama severim İncil’i… Güzel kitaptır.  Konuşmalarımda ve yazılarımda zaman zaman İncil’den alıntılar da yaparım. ABD’lilerle ilgili başka ne anım var? Hah, Gölbaşı‘na pikniğe götürdüler bizi… Tabi kendi cebimizden. Çok bonkördürler, sormayın.

Ankara Tunalı‘da evleri var, Kurtuluş‘ta kiliseleri var. Ha, kiliselerine de gittim. Pazar ayinleri süper eğlenceli… Fena din değil aslında şu Protestanlık. (Bu arada kendilerine her zaman Protestan diyorlar. Bu konuya çok önem veriyorlar. Katoliklerle hep dalga geçiyorlar.)

Bu misyonerlerden ikisini hatırlıyorum. Biri Mark adında yakışıklı, uzun boylu, iyi bir herifti. Karizmaydı. Kütüphanede “Cesur Yürek”in kahramanı olan kişinin hayatını anlatan bir kitap aramıştık birlikte…

İkincisi bir zayıf, bir eli sakat, ufak tefek bir Yahudi dönmesiydi. Eskiden çok içermiş, sonra İsa’yla tanışmış, çok mutsuz biriymiş, ama dine döndükten sonra huzura kavuşmuş, cart curt… İyi gitar çalıyordu bu çocuk.

Aaron Cappy vişne suyunu çok severdi bu arada. Hatta söylediği bile aklımda: “This has become my favorite.” Bak nasıl da aklımda kalmış.

Başka da anlatmaya değer bir şey yok.

Bir ara da eniştemin babasının otelinde rehberlik yaptım. Ama o sıralar oldukça yakışıklı, kızların ilgisini çeken bir tiptim. Utangaç olmasaydım, bir kaç kızı rahat götürürdüm, ama o işlerden hiç anlamıyordum. Otele sürekli İtalyanlar, Fransızlar gelirdi. Orada çat pat biraz ilerletmiştim İngilizce’yi… Otele gelenlerden biri de Mersin ANAP İlçe Başkanı‘ydı. Bizim patronun arkadaşıydı. İki kızı vardı. Büyük kız bana çok ilgi gösterirdi, ağzımın içine girerdi. Ama ben utangaçtım. Ciddi bir şey yaşamadık. Bir de küçük kız daha çok ilgimi çekiyordu. İkisi de güzeldi ama büyük kızın kulakları çok büyük geliyordu bana, o nedenle onu beğenmiyordum. Her neyse… Şimdiki aklım olsa… Neyse, şimdi bunları boş verelim.

Dinleme işine gelince… On beş senedir her gün İngilizce bir şeyler dinlerim. Bu YouTube videoları, diziler ve filmler oluyor. Bazı filmleri alt yazısız çok rahat izlerken, bazılarını hala tam anlayamıyorum.

Velhasıl-ı kelam, yıllardır İngilizce işindeyim. KPDS notum bir çok İngilizce öğretmeninden yüksektir: yüz üzerinden 96…

Geçenlerde okumakta onca zorlandığım Tess of t’Ubervilles romanı yeniden elime geçti. Yine beni zorlayıp zorlamayacağını merak ederek ilk sayfasını açtım. Evet, kolay geliyordu. Meğer Thomas Hardy aslında sade yazıyormuş, dedim.

Şimdi yaşadığım yabancı ülkede İngilizce bilmenin çok faydasını görüyorum. Dil bildiğim için hiç yabancılık çekmeden herkesle anlaşabiliyor, derdimi anlatabiliyorum. Bu ülkenin insanları İngilizce’ye çok meraklı, bir de çoğu İngilizce’yi derdini anlatacak kadar biliyor.

İngilizce’nin nesi zor derseniz, “çok fazla kelime olması” derim. İngilizce profesörleri bile vocabulary bölümünden 85’in üzerinde puan alamıyormuş. Alamaz, çünkü 3 milyon civarında sözcük var İngilizce’de…

İngilizce’nin grameri Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Yunanca’dan çok daha kolaydır. Çabuk öğrenilir. Pratik dildir. Düşüncelerini çok iyi ifade etmene izin verir. Sözcükleri genelde kısa, kelimelerin anlamları belirgindir. Türkçede ve başka bir çok dilde olan anlam bulanıklığına yer vermez.

Ama sözcükler genelde Latince ve Yunanca köklerden, yine Latince ve Yunanca ön ve son eklerden türer. Bu da kötü bir şey aslında. İngilizce’yi zorlaştırıyor. Türkçe’de sözcükler Türkçe köklerden türediği için (yani çoğu), anlamını hiç bilmeseniz de bir kelimenin neyle ilgili olduğunu tahmin edebilirsiniz. Oysa ArapçaFarsça kökenli sözcüklerin anlamını bilmeden tahmin etmenize olanak yoktur.

İngilizce’nin durumu da bu… İngilizce köklerden, İngilizce eklerle kelime türetme yeteneğinin olmaması büyük bir handikaptır.

Aslında İngilizce, Eski İngilizce ile Fransızca‘nın bir harmanı, karışımıdır. Norman istilası sonrasında İngiltere’de üst tabakanın kodomanları hep Fransız’dı. Eski İnglizce’yi konuşanlar garibanlardı. Sonraları bu iki dil birleşmiş ve Modern İngilizce doğmuştur.

İngilizce’de Latince’nin bu kadar yer etmesinin nedeni budur. Bildiğimiz gibi Fransızca, Latincenin bir bozmasıdır.

İngilizce bu yolla (yani Fransızca aracılığıyla) Latince’ye ondan türeyen dillerle bağlantı kuruyor. Bu da iyi bir şey aslında.

Yunanca da klasik bir dil olduğu için, İngilizce’ye pek çok ek ve kök vermiştir.

Bütün bunları üniversitedeyken aldığım “Çeviri” dersinde hoca anlatmıştı. Hoca iyi ders anlatırdı. O dersten çok faydalandım. Genel kültürü de genişti. Genel Kültürü gelişmiş olan insanlardan ve özellikle de öğretmenlerden çok hoşlanırım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

About reset

Kimin söylediğini bırak, ne söylediğine bak.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: