Solcular Saydamdır

Geçen bizim dinci arkadaşlardan biri anlatıyor da anlatıyor: Yok cemaat şöyleymiş, cemaat böyleşmiş, oraya sızmışlar, buraya sızmışlar, kurumlarda müdür olmuşlar, polislik sorularını çalmışlar… Herkes de ağzı bir karış açık dinliyor… İşin ilginç tarafı, bu arkadaş bundan bir iki ay önceye kadar cemaate gidip gelen, her fırsatta “ben mütedeyyinim” demekten geri kalmayan biriydi.  O anlatırken ben de hayretle dinliyordum, çünkü bunlar hiç de bilinmeyen şeyler değildi. “E, biz bunları on senedir söylüyorduk” dedim sonunda. Sustu, yüzüme baktı. Sonra orada bulunan herkesten bir kahkaha koptu. Nedenini bir türlü anlayadım. Sadece şunu hissettim… Bu ülkede solcu, sol görüşlü olan insanları adam yerine koymuyorlar, dinlemiyorlar, ne kadar gerçeği söylersen söyle, ağzınla kuş tut, Gandi gibi ol, Mandela gibi ol, hiç fark etmiyor. Seni dinlemiyorlar ve sana karşı hemen cephe alıyorlar. MHP olsun, Cemaati, merkez sağı olsun, askeri, polisi fark etmiyor. Saydam gibiyiz, yok gibiyiz. Bu ülkenin siyasetinde yahut alınan kararlarda payımız yok.
Onların derdinin ne olduğunu da anladım sonunda. Tek istedikleri Sünni bir egemenlik. Aleviler ya da solcular iktidarı ele geçirecek diye ödleri patlıyor. Tek yolsuzluk olsun, tek gerilik olsun, işkence olsun, ne olursa olsun, ama aleviler veya solcular iktidara gelmesin! İşte halkın psikolojisi, sosyolojisi bu… Zihniyeti bu… Nihayet bunu kesin olarak anlamış bulunmaktayım. Günaydın bana.
Edit: Anlattığım olay 17 Aralık’tan bir kaç gün sonra olmuştu. Şimdi daha iyi anlıyorum atıp tutan bu arkadaşı. Kendisi bir kurumun müdürüydü. Koltuk sevdalısı, mevki düşkünü birisi… Şimdi düşünüyorum, bu arkadaş siyasi ortamı nasıl bu kadar çabuk analiz edivermişti diye. Sonuçta 17 Aralık’ın AKP’yi ya da RTE’yi bitirmeyeceğini, bu yüzden pozisyonunu düzeltmesi gerektiğini nasıl bu kadar çabuk algılamıştı? Hala bunu anlamış değilim. Bir yerlerden haber mi geliyor bunlara… Çünkü aynı kurumun müdür yardımcısı da benzer şekilde hemen tavrını belli etti, cemaatçi olduğu bilinen bir arkadaşına (her gün görüştüğü biri) haraketvari sözler söyledi herkesin içinde. Bu olaylar olduğunda 17 Aralık henüz yeni olmuştu. Her ikisi de koltuk düşkünü kişilerdi. Şimdi anlıyorum ki bu kişiler çevrelerine derhal “biz cemaaçti değiliz” mesajı verme gereği duydular. Peki, nereden biliyorlardı sürecin nasıl sonuçlanacağını? Koltuklarını korumak için cemaate derhal küfür etmeye başladılar. Tüyoyu nereden aldılar? Siyasi iklimi hepimizden önce nasıl kokladılar? Bu sorular benim için bir muammadır, çünkü ikisi de koltuğunda oturuyor hala. Bu bir yetenek midir yoksa aralarında gizli bir alış veriş, haberleşme falan mı var? Anlamak güç.
Reklamlar

About reset

Kimin söylediğini bırak, ne söylediğine bak.

20 comments

  1. Senin gibi akıllı adam solculuk sağcılık gibi boş işlere nasıl kapılır anlamıyorum.İki taraf da aynı şeyleri kelimeleri değiştirerek söylüyor.

  2. Sağcılık ve solculuk, gerçekten hem olan hem de olmayan iki şeydir. (Saçmalamıyorum, az bekle, ne demek istediğimi anlayacaksın…) Bunu bir politik tercih olarak görürsen, saçma gelir tabi sana… Yani şu partiye oy verenler sol, ötekiler sağ; ya da, şu sosyoekonomik sisteme inananlar sol, ötekiler sağ gibi düşünürsen, saçma olur… Ben öyle düşünmüyorum: Genel bir tavır olarak… Depresyona girmiş, ezilmiş, okulda dayak yemiş bir insanın tavrı iki türlü olabilir (kabaca tabi…):
    a) Solcu ise: Bu çok kötü ve acı bir deneyim; hiç bir insan bunu yaşamamalı; biz hayvan değiliz, insanız; o halde buna bir dur demeli, bu adaletsizliğe karşı savaşmalıyım, başka insan bunları yaşamasın…
    b) Sağcı ise: Gene yanlış bir şey yaptım; ama bu benim hatam, başarmalı, bu sorunun benim değil de başkalarının başına gelmesini sağlamalıydım; bir dahaki sefere daha dikkatli olacağım; beni ezenleri ilk fırsatta ben de ezeceğim; ezemediklerimi de (köprüyü geçinceye kadar) efendim bileceğim; hayatın kanunu bu, buna uymalıyım…
    Yorumlarına göre sen tipik bir sağcısın, ya da öyle olmaya çalışıyorsun. Ben ise tipik bir solcuyum, çünkü hayatta öyle tuhaf (bir çok insanın varlığından bile haberdan olmadığı) talihsizliklere uğradım, öyle garip şeylerden ve şekillerde acı çektim ki bir yerden sonra (b) şıkkı benim için imkansız hale geldi. Aslına bakarsan, eskiden (b) şıkkındaki gibi düşünürdüm, hala da zaman zaman öyle düşünürüm. Ama çok daha duyarlı hale geldiğim için, genellikle (a)dır.
    Bu arada; bir insan kendini solcu olarak tanımlayıp da tıpkı bir sağcı gibi yaşayabilir; ya da sağcıdır, muhafazakardır, dindardır ama solcu gibi yüreği vardır.
    Bütün bunlar grinin tonlarıdır. Dediğin gibi, sağ sol, aslında bunlar yapay ayrımlardır.

  3. Galiba öyleyim,ama bir başkasını başına getirtmekle uğraşmam(eğer bir faydam yoksa),zaten gelir ona.Ben bir pragmatistim(kabul etmek istemeyenler de olsa herkes öyle),iki kişi de bir olayı sonlandırmak ve kendi başından atmak istiyor,biri bunu yaparken milleti kullanıyor,diğeri tek başarıyor,biri kendi başına da güçlü,öbürü grupça güçlü.Politik görüşlere gelirsek,onların hepsi aynı bokun soyu,döneme göre şekil değiştiriyorlar ve en uygun olan hükmediyor,doğal seçilim.Zaten politikacılar sadece millet seçme özgürlüğü var sansın diye konmuş aktörler.Neden oy vermediğimi açıklamak için daha ne deyim?(Türkiye’nin şu anki durumu için oy vermemek çok akıllıca değil biliyorum ama genel konuşuyorum).Teferruata inersek ,ilk duyduğumdan beri komünizm,sosyalizm,anarşizm gibi görüşler bana saçma gelmiştir,aynı şekilde muhafazakarlık,ülkücülük,şövenizm de öyle.Ben herkesin özgürce fikrini söylemesinden,özgürce dolaşmasından,özgürce inancını yaşamasından,isteyenin kürtaj yaptırabilmesini,eşcinselin eşcinselliğini,ateistin ateistliğini yaşayabilmesinden yanayım.Bir şeyden nefret etsem de eğer bana veya bana fayda sağlayanlara zararı yoksa veya zarar verme potansiyeli yoksa,kesinlikle serbest olmalı,mesela ırkçılık,ama sadece sözlerde,eyleme geçmeden,biri istediği kadar kahrolsun Ermeniler desin ama bir Ermeni’yi öldürmediği veya öldürülmesi için planlı bir kışkırtma yapmadığı sürece suçlu değildir.Planlı kışkırtmadan kast ettiğim şudur ki,eğer nüfuslu biri kahrolsun Yahudiler derse ve biri bundan etkilenip öldürürse,burada diyenin suçu yok(hipnoz gibi fizyolojik etmenlerden bağımsı düşünürsek) ama eğer milleti toplayıp da “Salı günü buradan eşcinseller geçecek,biri bomba koysun,diğeri kaçanları binanın tepesinden sniper ile öldürsün.” gibi planlar yapıyorsa o zaman suçludur.Ekonomik olarak da serbestliğe,mülkiyete ve rekabete dayalı bir sistemi mantıklı bulurum,aksi takdirde gelişim olmaz.Bu arada “olmaya çalışıyorsun” kısmına takıldım,bana tokatlık ilkokul bebesi muamelesi yapıyorsun,gözümden kaçmıyor değil.

  4. “ya da” demiştim dikkat ettiysen.

  5. Koca yazıda sadece şaka yaptığım kısımlara takılıp asıl cevap vermeni istediğim kısımlara cevap vermiyorsun ya,işte o an da http://inciswf.com/veanan%C4%B1.swf

  6. Bırak şu inci muhabbetini ya.

  7. İncici değil ekşiciyimdir ama adamlar bu swf konusunda başarılı.Entellektüel konularda ekşi tamam ama arada makarada lazım,o da incide var.Ayrıca o swfnin bulunduğu yorumda bir serzenişte vardı,ona hala yorum gelmedi.

  8. Serzeniş hangi konudaydı, anlamadım?

  9. Hani içinde bir sürü politik görüş barındıran bir cevap vardı biraz üstünde,onda görüşlere hiç cevap vermemene serzeniş yapmıştım ama takılıyorum sana,fark etmişsindir.

  10. Sol görüşün ideolojisinden bahsediyorsun… Diyorsun ki sağ olsun sol olsun hepsinin söylediği farklı ama yaptığı aynıdır. Pek de doğru değil, çünkü sol ideoloji sağ ideolojiden oldukça farklıdır. Üstelik çok eski çağlardan beri insanlar ideal toplum üzerinde kafa yordular, gerçekleştirmeye çalıştılar. Zaman zaman komünler halinde yaşama denemeleri oldu tarihte. Ütopyalar yazdılar (Thomas Moore’un ütopyasını okudun mu?). Sonunda bilimsel sosyalizm yani Marksizm ortaya çıktı. Ama marksizt düşünce kapitalistleri çok korkuttu, bu yüzden ona karşı iki yüz sene kadar süren bir savaş kampanyası başladı. Bu kampanyada neler yoktu ki?
    1. Sosyalist rejime geçen ülkelere saldırmak (Vietnam bunlardan sadece biri)
    2. İftiralar (ahlaksızlık ve dinsizlik suçlamaları),
    3. Önemli yazar ve fikir adamlarının kitapları (George Orwell’in sosyalizmi karalamak için yazdığı 1984 mesela),
    4. Amerikan propagandası (Hollywood filmleri, moda ve müzik yoluyla gençlerin kapitalist hayat tarzına özendirilmesi),
    5. Sosyalizme meyleden az gelişmiş ülkelerde yaptırılan darbeler (Örnek vereyim: ABD Kıbrıs’a girmemize neden izin verdi? Çünkü Kıbrıs’ta Sasyalist Parti seçimleri kazanıp iktiradara gelmek üzereydi.)
    6. Az gelişmiş ülkelerdeki sosyalist yazar, çizer, sanatçı, düşünür, gazeteci tayfasına yapılan işkenceler, tutuklamalar, suikastler, sürgünler. (Sadece Aziz Nesin’in ne kadar hapiste yattığına, hangi suçlamalara uğradığına falan bak anlarsın. Hapiste yatmayan, işkence görmeyen ya da suikaste kurban gitmeyen solcu bir aydın yoktur, olmadığını göreceksin. Hem de ne sudan, ne salakça bahanelerler… Mesela birinnde satın aldığı kitabı kırmızı pakete sardı diye yazarın birini hapse atıyorlar, soslalizm propagandası yapıyor diye… Bunun gibi komediler… Okuman lazım… Mesela Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyadesi’ni oku, Erdal Öz’ün Yaralısın’ını oku, ne bileyim, bir sürü var işte…)
    7. Sosyalist ülkelerin (özellikle de Rusya’nın) etrafının savaşçı müslüman ülkeler tarafından sarılması. Buna yeşil kuşak projesi deniyor. ABD Afgan mücahitlere bu yüzden destek verdi, çünkü SSCB Afganistan’ı işgal etmişti. Bugünkü El-Kaidenin ve Taliban’ın temelini ABD atmıştır.)
    8. Soğuk savaş ve silahlanma yarışı. Nükleer silahlar.
    9. Bir çok ülkede özgürlükleri ortadan kaldıracak (grev hakkının işçilerin elinden alınması, sendikalaşmanın yasaklanması vs.) yasaların ve anayasaların çıkartılması.
    10. Gelecek vaad eden yazar çizer aydın takımının ABD tarafından verilen burslarla ABD’ye götürülüp orada eğitilmesi, geziler ve göz alıcı bir yaşam tarzı göstererek, etkilenmelerinin sağlanması. (İnanmazsın ama bu doğrudur. Bir çok yazar çizer tayfası bu burslardan faidelenip ABD’Ye gittikten sonra ABD’ci olmuştur. Mesela O. Pamuk, mesela C. Çandar…)
    11. Az gelişmiş ülkelerde faşist ve zalim generallerle (bazen de albaylarla) anlaşarak darbeler yaptırılması, böylece halkın susturulup, solcuların başının ezilmesi, ülkenin ABD’ye endekslenmesi.
    12. Ülke gençlerinin sağcı-solcu diye saflara bölünmesi ve bunların birbirine kırdırılması.
    13. Solcuların da kendi aralarında fraksiyonlara bölünmesi ve kendi aralarında savaştırılması.
    Bütün bunları uydurmuyorum, bir çoğuna şahit oldum. Ayrıca hepsi tarihte kayıtlı, kendin de araştırabilirsin. Sosyalizmden çok korkuluyordu. Hala da korkuluyor ama artık reel politikada etkisi hemen hemen sıfıra indiği için (ABD’nin başarısı) pek de ciddiye almıyorlar. Mesela ben bunları 20 sene önce yazsaydım, vay halime…

  11. Yukarıdaki yanıt bir kaç kez güncellendi, baştan okursan iyi olur.

  12. Bütün bunlar gözümde iki aslanın dişisi için birbiriyle kavga etmesinden farksız.Ama bizde beyin evrimi gerçekleşmiş,bunlara isimler koymuşuz,en basit tanımıyla böyle.Bu görüşü oturup tez yazar gibi örnek ve benzetmelerle doğru düzgün bir teori haline getirebilirim ama bence ortalama bir insan o basit tanımdan her şeyi anlar.ABD sistemini ben severim,ABD’yi iş adamları yönetir,ama ülke onlarındır demek yanlıştır,köleler olmadan efendinin,efendi olmadan kölelerin bir gücü kalmaz,kimin efendi kimin köle olacağı,kişinin genetiğine,çalışma azmine,zekasına,pragmatistliğine,gerektiğinde doğru kararı alabilmesine,duygularıyla değil mantığıyla hareket etmesine ve şansına(misal Yıldırım Demirören küçükken ağır bir hastalık geçirmiştir,o yüzden zekasında gerileme olmuştur,çocukluğunu hatırlayan bir öğretmen tanıdığım vardır,ama babası o kadar etkili bir efendidir ki o da hep efendi olacaktır ama aynı haliyle bir kölenin çocuğu olsaydı,bir efendi asla olamazdı bence) bağlıdır.ABD’de politikacı olmak istemem,çünkü oradaki politika kürtajın yasallığından öteye gitmez,cumhuriyetçi seçilirse yasak olur,demokrat seçilirse serbest…Politikacıların iki işlevi vardır,birincisi halka kendi yöneticilerini kendi seçiyormuş izlenimi uyandırmak ve bunun üzerinden boş gündem yaratmak(muhafazakarım diyeninin lafta içkiye karışması gibi),ikincisi gerektiğinde onu pazarlayan iş adamının çıkarına uyacak veya onu pazarlayanın rakibi iş adamının çıkarlarına uymayacak kararlar almak.Mamafih ünlüleri unutmamak lazım.Onlara sahte hayatlar yaratılır,köleler hayallerini onlar üzerinden giderir,tabii bunların %99’u uyuşturucu müptelasıdır.Ama kölelerin arasından efendi olmak isteyen zekiler de çıkıyor,bunlar da sosyalizm,sendika gibi icatlar çıkartarak diğer köleleri ayaklandırıp,mevcut efendileri yıkıp,kendileri efendi olmak istediler.Normal olarak mevcut efendiler bunu yok etmeye çalıştı.Yıllar boyudur din adamlarıyla efendiler ortaktır,efendiler onları köleleri avutup bu dünyada hizmet ederlerse öteki dünyada sefa içinde olacaklarına inandırmaları için beslemiştir,o yüzden bu sol ideolojiler dinden arınmış olur ama özünde çok da farklı değildir,ikisi de insanlar el ele tutuşsa,birlik olsa,hayat bayram olsa mantığını izler,biri bu dünyadan öbürü hayali bir dünyadan bahseder.Mevcut efendiler dini kullandı,hem paralı yazar-sanatçı-filmcilerini kullandılar,hem savaştılar…Bu doğal olandı.Mamafih bunu sosyalistler yapmadı mı?Kızıl Ordu Korosu var en basitinden.Vietnam’da ABD kadar,SSCB’nin payı yok mu?Kapitalizm soğuk savaşı kaybedip marksizm kazansa çok mu fark edecekti sanki?Hem o daha faşist bir sistem,baskıya dayalı,proleterya diktatörlüğü sadece bir süreç gibi şeyleri lütfen söyleme,bu da dinin sosyalizmle benzerliğinin bir başka örneği,proleterya diktatörlü kurup insanlara zorla at gözlüğü taktırılıyor.George Orwell’e gelince,onun ajan olduğu teorileri var,olabilir de,ama söyleyene değil söylenene bakarsak,1984 ve Hayan Çifliği’nde bahsedilenler çok doğru,adam gayet güzel anlatmış sistemi.Bu arada,”okuman lazım,git şunu oku,oku sen oku” gibi laflar karşındakinin sana antipati beslemesinden başka bir şey kazandırmaz sana.Bu benim sana bu cümleleri kullandığın için kızdığım manasına gelmiyor,ben de öyle yapardım eskiden çünkü ama bunun bir şey kazandırmadığını tecrübe ettim,okumak isteyen okur zaten.Adam senden kitap önerisi istemedikçe söyleme bence,tabii bu ortalama insanlar için geçerli,bu konuşmada kitaplar önermen çok güzel bir şey.Erdal Öz’ün Yaralısın’ı Türk Edebiyatı’nda 2.tekil şahısla yazılmış tek kitaptır(en azından benim bildiğim kadarıyla),çok severim o yüzden,bir hocadan alıp bakma fırsatım olmuştu uzun yıllar önce.

  13. Sağ ve sol mantarla bakteri gibidir, biri zayıflayınca diğeri azar. Sosyal Evrim teorisine (Sosyal Darwinizm) inandığını düşünüyorum, yani güçlü olan hayatta kalsın mantığı… Bunun yanlış taraflarını sana göstereceğim:

    Sosyal Darwinizm, Darwin’in doğa hakkındaki görüşlerini sosyal ve ekonomik hayata uygulama çabasıdır. Hiçbir bilimsel temeli yoktur; sadece toplum ile doğa arasında yapılan bir analojiye (benzetmeye) dayanır.

    Sosyal Darwinizmin doğa ile toplum arasında kurduğu analoji eksiktir, çünkü insan tam olarak doğal varlıkların (hayvanların) şartlarının sağlamaz, o şartların ötesine geçer.

    Bunu anlayabilmek için önce doğanın nasıl işlediğini hatırlayalım. Bir kere doğada canlılar arasında bir mücedele vardır, doğrudur. Türler birbiriyle rekabet ederken, bireyler de tür içinde rekabet ederler. Ancak üreme için olan rekabet, sadece bir mevsimle sınırlıdır. İnsan türünde mevsimsel rekabet yoktur, insan dişisi tüm yıl boyunca üreyebilir ve yavru yapabilir. Bunu tür içi rekabetin azaltılması ve bireyler arasında dayanışma (sosyallik) sayesinde başarır. Yavru bakımı ilkel insan toplumlarında ortaktır.

    İnsana çok yakın olan Bonobo türünde (cüce şempanze) cinsellik rekabet konusu olmaktan çıkmıştır; bonobolar, uzlaşmak için cinsel ilişkiye girerler. Anaerkil bir yapıları vardır. İlkel insan toplumlarının hemen hemen hepsinin de anaerkil olduğu düşünülüyor. Bu durumda, insan kökeninde, insan doğasının en derinliklerinde ataerkil tür içi cinsel rekabet görülmez; tam tersi, kadın ve üreme temelli, barışçıl bir yapı gözlenir.

    İkincisi, doğada rekabet yiyecek için olur. Ancak canlılar bitmez tükenmez, sonu gelmez bir kıtlık içinde yaşarlar. Yiyecek miktarı ancak belli miktarda canlıyı hayatta tutacak kadardır; işte bu yüzden, acımasız, ölümcül bir yiyecek rekabeti içindedirler. Bu durum insan için geçerli değildir; insanoğlu, zekasıyla yiyecek sorununu çözmüştür. İnsanın sorunu yeterince yiyecek üretememesinde değil, onu iyi bir şekilde paylaşamamasındadır.

    Başka rekabet türleri de vardır: Yer için, barınak için vs. Ancak bunların üzerinde çok fazla durmaya gerek yok.

    Bir diğer konu da şu; doğa, bir denge içinde bulunmak zorundadır. Çok fazla canlı üretirse, yer ve yiyecek sorunu çıkar; doğadaki üreticilerin (bitkiler) besleyebeliceği canlı sayısı bellidir. Bunun üzerine çıkan canlıların yok edilmesi gerekir. Hiç bir canlı kontrolsüz üremeye bırakılamaz; mutlak kontrol edilmesi gerekir. Ancak doğanın kör güçleri, varoluş için gereken bu kontrolü zekaları ya da planlama sayesinde geçrekleştiremezler; bu kontrol, ancak ve ancak ilkel güdülerle (açlık, savaşma vs.) kontrol edilebilir. İşte insan için geçerli olmayan bir başka şey daha… İnsan beyni, geleceği ön görebilir; duygularını aklı ile (kısmen de olsa) yönlendilebilir. Bu nedenle doğanın kör bıçaklarının budamasına gerek kalmaz. Burada da doğa insan analojisi çöküyor.

    Sosyal Darwinizm, geçen yüzyıl moda olan, vahşi kapitalist köleci sistemi savunmak, haklı çıkarmak isteyen kişiler tarafından popülarize edilmiş bir düşünce tarzıydı ve kısa zamanda yanlış olduğu anlaşıldı.

    Çünkü Darwinist rekabetçi, acımasız sistemler, diyalektik materyalist düşüncenin de öngörebileceği şekilde (diyalektik materyalizm = etki tepkiyi doğurur gibi bir şey); derhal aşırı sosyalistleri doğurdular. Çünkü halk da kendini korumak için sosyalist şemsiye altında birleşme ihtiyacı duydu. Oysa doğada (çok özel durumlar dışında) av konumundaki hayvanların birleşip avcıyla savaştığını hiç görmezsiniz.

    Ama insanlar bunu yapabiliyorlardı. Sonuçta, vahşi kapitalizm denen (19. yüzyıldaki rekabetçi, acımasız kapitalizmin adı budur) o lanet sistemi adam edecek bir sisteme gerek vardı; o da sosyalizm oldu. Sonuçta, iki zıt kutup, yani vahşi kapitalizm ile bilimsel sosyalizm birbirleriyle hem savaştılar ve hem de birbirleni dengelediler. (Her zaman zıt kutuplar aynı şekilde davranır çünkü; hem birbirleriyle çatışır, hem de birbirlerine benzemeye başlarlar, etkilerler birbirlerini…) Sonuç ne oldu? Avrupada sosyal demokrasi anlayışı gelişti. Yani kapitalist kar payından birazınız işçiye vermeyi kabul etti, sosyal devlet anlayışı oluştu, temel hak ve özgürlüklere ekonomik haklar da dahil edildi. Avrupa kültürü işte bu sağ-sol çatışmasından doğmuştur.

    Bu yüzden, sağ-sol çatışmasının anlamsızlığından ya da demode olduğundan bahsetmek saçmadır. Bu çatışma asla ortadan kalkmaz, ama yatışabilir…

    Günümüzde, solun zayıfladığını, etkinliğini yitirdiğini görüyorsun, doğrudur… Ancak, bir kanadın zayıflaması, diğer kanadı güçlendirir ve cesaretini arttırır. Yani Avrupada sosyal hakların kısıtlandığını göreceğiz, görüyoruz… Avrupa fakirleşecek. Bunu bizler 80’li yıllarda gördük/tahmin ettik. Nitekim öyle de oluyor. İşçiler fakirleşiyor, sosyal haklar ellerinden alınıyor… Avrupanın çöktüğünü söyleyenler, aslında buna işaret ediyorlar.

    Peki ne olacak… Mutlak bir yenilgi mi? Hiç sanmam… Sağ vurdukça, çaldıkça, ezdikçe sol güçlenecektir. Yeniden hak arayışına girişecektir.

  14. Tabi aynı şekilde, sosyalist devletlerde de sağ zayıflamıştı; bunun sonucunda da sosyalist devletler baskıcı rejimlere dönüştüler.

    En başta dediğim gibi, sağ ve sol birbirinden ayrılamaz. Çünkü bunlar bir paranın iki yüzü gibidir. Tek yüzlü para olmaz. Birbirlerini yok etmeye çalışırken, otomatik olarak birbirlerini yaratırlar. Biz bu düşünce tarzına diyalektik adını veriyoruz.

    Dedim ya en başta: Sağ ve sol mantarla bakteri gibidir. Biri zayıflayınca öteki güçlenir. Ama bir aradayken, denge içinde yaşarlar.

  15. Geç cevap veriyorum,affola,hem birtakım işlerim vardı hem de bir yazı üzerine çalışıyordum,yani susturdum pezevengi diye düşünme.Yazı ABD’nin kapitalist sisteminin kurucuları üzerine.Tarihi bir yazı.Okursan sevinirim,en baştaki yazı : http://koltukaltispreyi.blogspot.com.tr/

    Yorumuna cevap az sonra…

  16. Sol ve sağın birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu,bir paranın iki yüzü gibi olduğu konusunda senle mutabıkız.Bizde 1920’lerde İslamcı kesime yapılan baskıdan sonra Demokrat Parti’nin başarısı,daha sonra 60 darbesini olması veya 28 Şubat’tan sonra AKP’nin gelmesi,onun üzerine Gezi olaylarının patlaması da bu dediklerine örnek olabilir.Ama bu coğrafyada İslamcı yönetimlerin olması Batılı Devletler’in daha çok işine geldiği ve onları desteklediği için DP-ANAP-AKP dönemleri Türkiye’de en çok gelişim yaşanan dönemler.

    Sosyal Darwinizm’e gelirsek,ben onu iç desteklemedim.O görüş birini ezerken kullanılır.Yani bir grup Türkler’i güçlü görüyorsa Kürtler’i ezer ve yaptığını buna dayandırır.Ben güçlü olan hayatta kalsın demem,güçlü olan hayatta kalır derim.Güçlü dediğimizde ille kuvvetsel veya maddi anlamda güçlüyü anlamak gerek yok.Akıllı da güçlüdür.Aramızdaki iletişimsel sorununu kaynağı benim anlatamam galiba.Neyse…Şunu diyorum,zeki olduğu için veya çok çalıştığı için sınavlarda başarılı olup iyi okullarda okumuş,sonraları iyi yerlerde işe girmiş,oralarda aklını kullanmış,sorunlara fırsata dönüştürmüş,ailesini besleyebilmiş,ihtiyaçlarını karşılayabilmiş kişi başarılıdır değil mi?Bu doğadakiyle aynı olmasa da bir çeşit doğal seçilim değil mi?Önce okuldaki diğer çocuklarla sınavda mücadele etti,sonra terfi için iş arkadaşlarıyla mücadele etti.

    İnsan zekasıyla yemek sorunun çözmüş olabilir ama gene de paylaşamıyor,temel içgüdüler.Bunu farklı bir örnekle açıklamak istiyorum.İnsanoğlu zekasıyla kablosuz ampulü buldu,ama kullanılmıyor çünkü elektrikten para kazananlar kendi çıkarları için buna izin vermedi.Elektrikten parasal çıkarı olmayanlar her zaman kendi çıkarları için bu yapılana kızar buna sosyal haklar,kapitalistlerin baskısı gibi isimler koyar.Gene senin bahsettiğin bireyci ve toplumcu kavgası bu.

    İnsanlar diğer hayvanlar gibi tek mevsimde üremese bile diğer hayvanlardaki gibi cinsiyetler arası rekabet ve karşı cinsi kazanmak için onun gözüne güzel gözükmeye çalışmak görülür.Kıskanma mesela.Ya da romantizm denilen şey bunun isimleşmiş hali değil mi?Karşı cinsi çekmek için yapılan şeyler.Ama bizde beyin evriminden olsa gerek varyasyon çeşitliliği var.Grup seksi tercih eden insanlar da var tıpkı bonobolar gibi.

    Ben insanlardaki yaşamsal faaliyetlerin de tıpkı hayvanlar gibi yaşamını devam ettirme ve üreme içgüdüleri çevresinde geliştiğini düşünüyorum.Maymun diğerinin sırtındaki biti temizlerken biz de tartışıyoruz.Bireyler zeki ama toplumlar aptal oluyor.Nietzsche’nin inandığı gibi büyük bir beyinsel evrim gerçekleşir de üst insan oluşur mu bilemem?

    Benim bilime saygım var elbet ama güvenmediğim zamanlar da olur.Çünkü en büyük bilimsel otoriterler gelişmiş ülkeler olanlardır.Gelişmiş ülkelerin hükümetleri veya iş adamları da bunları destekler ama karşılıklı.Bir örnek verim,evrim teorisi birçok bilimsel otorite tarafından kabul ediliyor.Ama etmeyenler de var.Bunlar genelde dini gruplar tarafından finanse edilendir.Çünkü evrim teorisi, yaradılış teorisinin en büyük dayanaklarından biri olan akıllı tasarım argümanını çürütür.Bu da dini grupların işine gelmez.Bireyin ise hangi otoriteyi kabul edeceği kendi işine gelip gelmemesine bağlıdır.Ateist biri evrim teorisini savunan bilimsel otoriteyi kabul eder,teist biri erim teorisini çürüten bilimsel otoriteyi kabul eder.İki tarafa da nötr insanlar fazla düşünmez bile.Misal tatlı su Müslüman’ı diye tabir edilen kişiler iki tarafı da kabul edebilir,”ben inanıyorum ama evrim de olabilir tabii” falan der.Veya başka bir örnek vereyim.Geçenlerde gittiğim bir yerde televizyonda eşcinsellik sapkınlık mıdır hastalık mıdır gibi bir muhabbet dönüyordu.Eğer bir kişi eşcinselse,eşcinselliğin sapkınlık veya hastalık olmadığını söyleyen bilimsel otoriteleri kabul eder,muhafazakar veya homofobikse eşcinselliğin hastalık olduğunu söyleyen bilimsel otoriteleri kabul eder.Eşcinsel olmayan ama muhafazakar veya nefretçi olmayan biri genelde bunu merak etmez,ilgilenmez.Sorulduğunda güçlü,ünlü,adı sanı bilindik veya çoğunluk olan bilimsel otoriteleri kabul eder.Ayn Rand’ın Atlas Silkindi serisinde bu durum işleniyordu(hep sen mi kitap önereceksin?).ABD ekonomisinin kötü duruma gittiği bir dünyada demir yolları tek ulaşım aracı.En güçlü demir yolu bir metal şirketiyle anlaşmak isterken hükümet tarafından yönetilen tek bilimsel otorite State Science Institute politik nedenlerden ve yol olmamak için o metalin kötü olduğuna dair rapor veriyor(eseri okuduysan çok ayrıntıya inmeden anlatmaya çalıştığımı anlamışsındır).

  17. Kaba rasyonalist bir düşünce tarzın var. Yeni düşünürler ve yazarlar bu düşünce tarzını kırmak için çok çabalıyorlar ama galiba bu tarz düşünmek daha kolay geliyor bir çok insana. Tabi ki ben de bunlardan farklı değilim, dediğim gib çoğu zaman senin gibi düşünürüm, ak ve kara diye olguları ayırırım, kısa vadeli çözümlere yönelir, insan doğası hakkında atıp tutarım.

    Sadece şu kadarını söyleyeceğim: insan doğası o kadar karmaşık ve değişkendir ki, henüz hiç kimse, insanın kendisi bile onu anlayabilmiş değildi, ve anlayamayacak da… Çünkü değişiyor… Son yüz bin yıl içinde evrimleştik ve sürekli değişiyoruz, gün be gün, dakika be dakika hem de… İnsan kendini değiştirebilir… Görüşleri yumuşayabilir. Bakma sen “yedisinde neyse yetmişinde o” mantığı yanlıştır.

    Önemli olan insana değişebilmesi için fırsat tanımakta. Değişmez sandığın insanlar değişmiyor, çünkü içinde bulundukları çevre ve şartlar değişmiyor. O değiştiğinde insan da mecburen ona adapte olacaktır.

    Hasta birinin hayata bakışıyla sağlıklı birininki aynı değil, evli ile bekarınki aynı değil, güzel ile çirkininki aynı değil, babası ölmüş olanla babası sağ olanınki aynı değil, şehirli ile köylününkü aynı değil. Bizzat bir kaç kez kabuk değiştirmiş bir insan olarak biliyorum bunu. Değişmek mümkündür, yeter ki o fırsat sağlansın.

    Bunun için de feleğin çemberinden geçip, sanatın suyunda vaftiz olmak gerekir. Ya da insanlarla güçlü ve pozitif bir şekilde etkileşmek gerekir, şahsen kendi yaşamımda bir çok insana “ulaşıp” fikirlerini az da olsa “değiştirmiş” biri olduğumu düşünürüm. Blogumu da bu düşünceyle yazmaya başlamıştım sanırım…

    “Bireyler zeka ama toplumlar aptaldır” yazmışsın. Bunun tam tersi olduğunu düşünüyorum, sadece ben değilim böyle düşünen, bir çok bilim adamı da aynı fikirde. Buna göre son yüz bin yıl içinde toplumsallık geliştikçe, insan topluma daha bağımlı oldukça, bireysel zeka ortalamasının düştüğü sanılıyor.

    Tıpkı laboratuvar fareleri gibiyiz yani… Karnımız acıkınca avlanmıyoruz, markete gidiyoruz. Yaşadığımız en büyük zorluk iş ve eş seçiminde… Bu ikisi için de götümüzü yırtıyoruz. Oysa ilkel insan avlanmayı 10 yaşında öğrenir, eş sorunu yoktur (çok eşlilik varsa tabi…) Onun tek sorunu hayatta kalma sorunudur. Avı bulma, izleme ve öldürme sorunudur. Kışın donmama, hasta olduğunda doğru bitkiyi bulma… bunlar kolay işler değildir. İlkel insan tam bir doğa dahisidir, hayatta kalma filozofudur. 100-200 kişilik küçük gruplarla hayatta kalmak gerçekten çok çetin bir işti…

    Oysa şimdi toplum olmasa salak gibi ortada kalırız. Bu nedenle bireysel zekamız azalırken, toplumsal zekamız artıyor. Problemlerimizi kendimiz çözmek yerine hemen forumlara, arkadaşlara, internete, uzmanlara baş vuruyoruz. Oysa ilkel insan her sorunu tek başına çözerdi.

    Laboratuvar fareleri aptaldır. Yabani fareler ise zekidir. Bizim için de aynı durum geçerli.

  18. Geç cevap veriyorum biliyorum ama takdir edersin ki boş gezenin boş kalfası değilim.İlk paragrafta dediklerini kendi içimde düşünmüştüm daha önce.Haklısın ne diyeyim?
    Ben iletişim kurmaya niyeti olanla veya iletişim kurmaya değer insanla iletişim kurarım.Toplum içinde,bulunmak zorunda olduğum yerlerde,sevmediğim veya cahil-sabit fikirli(belli bir yaşı geçmişse) insanların yanında neredeyse hiç konuşmam.Genelde az konuşan biri olarak tabir edilirim.Ama yakından tanıyanlar için bu durum geçersizdir.Tabii içimde birikince onlarla çok konuşuyorum.
    Sanat icra edemem maalesef.Lakin eğitilseydim yapabilirdim,büyük bir sanatçı olamazdım tabii o potansiyel olsaydı fark edilirdi. ama kendi çapımda yapardım bir şeyler.Ama her gün istisnasız Mozart,Bach,Beethoven vs vs ile beslenirim.
    O cümleyi üstünkörü yazmıştım.Bahsettiğim sürü psikolojisi,panik,kollektivizmin kavranamaması(bu özellikle bizde var) gibi durumlardı.

  19. İnsana inanmak lazım. Çağımızın en büyük sorunlarından biri insana olan inancımızın sıfırlanmaya çalışılması. Yememek lazım.

  20. Ekmek Teknesi’nde ölü diye bir karakter vardı.Son cümleni görünce o aklıma geldi.Ama sen daha çok Herodot Cevdet’e benziyorsun.Ben dizi izlemem ama ona göz ucuyla gördüklerim aklımda kalmış.(Bu muhabbetin ana ekseninden uzaklaştığını fark edince böyle bir cevap veriyim dedim)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: