Türk Dizileri

Bir toplumun televizyonlarında yayınlanan dizilerine bakarak o toplumla ilgili bir çok sosyolojik bilgiler edinebilirsiniz. Misal, Japon dizilerinde ve çizgi filmlerinde mutlaka zorlu çalışma sahneleri vardır, kahramanların alnında biriken ter damlalarını, hırsla çalışan insanları gösterirler özellikle. Hatta bu çalışma sahnelerinin konuyla da direk alakası olmayabilir. Amerikan dizilerinde ise kendini görevine adamış kişiler vardır. Katil mutlak yakalanacak, bu uğurda her şey yapılacak, ya da hasta mutlaka kurtarılacaktır. O kadar meşgul ve yorgundur ki dizi kahramanları, bu çalışkanlıkları yüzünden aile düzenleri bozulur. Karıları “Çok para kazanamıyorsun,” diye değil de “Çok çalışıyorsun, bizi ihmal ediyorsun,” diye terk ederler kocalarını.

Doktorlar, House ve ER (Acil Servis)

Peki bizde durum nedir? Ne gösterirler bizim dizilerde? Örneğin “Doktorlar” dizisinde ne görüyoruz? Dr. House gibi kendini adamış, bilgili, ukala doktorlar var mı orada? Hayır, ne yazık ki, dizinin çoğunluğu flört ve geyik muhabbetlerine ayrılmış durumda. Bir de ER (Acil Servis) dizisini düşünelim. Dizi 45 dakika sürüyor ve bölümün sonuna kadar size acil servisin zorluklarını ve hareketliliğini gösteriyor, öyle ki bölüm sonunda siz de doktorlar gibi tükeniyorsunuz. Üstelik her bölümde tıbbi acil durumlarla ilgili bir çok bilgiler ediniyorsunuz. Yaşamn kurtarmanın güzeliği, çalışmanın onuru, doktorluğun gerektirdiği fedakarlıklar anlatılıyor. Eh, bu arada kahramanların gönül ilişkilerinden de bahsediliyor ama kısaca…

Charles İş Başında Vs. Dadı

Şimdi çocuk bakıcılarıyla iki dizi alalım: eskiden çok tutulan”Charles in Charge” yani “Charles İş Başında” dizisi ile Gülben Ergen’in oynadığı “Dadı”yı karşılaştıralım. Charles İş Başında’yı izlerseniz dizinin 25 dakikalık süresinin çok ekonomik bir biçimde kullanıldığını görürsünüz. Her bölümde çocukların bir sorunu ele alınıyor ve bu sorun Charles’in çocuk sevgisi ve kendini adamışlığı sayesinde çözümleniyordu. Bu arada Charles’in kendi sorunları ve gönül maceralarına da birazcık değiniliyordu, ama odak noktasında çocuk eğitimi vardı. Peki ya Dadı dizisi?… Şimdiden gülümsediğinizi görür gibi oluyorum. Bu dizide çocuklar hemen hemen hiç görülmüyor. Bölümün başında okuldan eve dönüyorlar “merhaba dadı, merhaba baba” deyip odalarına çıkıyorlar. Sonra Dadı ile çocukların babası baş başa kalıyorlar ve 50-60 dakika boyunca bunların flörtünü, cilveleşmesini izliyoruz. Bu arada ayıp olmasın diye çocuklar arada bir başlarını uzatıp “ceee” diyorlar ve sonra tekrar kayboluyorlar. Yani dizi çocuk eğitimi ile ilgili değil kesinlikle, patronu ile cilveleşen bir bakıcı ile ilgili…

Kötü Adamlar

Bizim dizilerde kötü adamlar üç beş bölüm sonra iyi adama dönüşürler. Oysa yabancı dizilerde ve filmlerde, kötü adam sonuna kadar kötü kalır, hidayete ermesi nadirdir. Buradan da mücadeleyi sevmeyen bir yapımız olduğu sonucunu çıkarıyorum, çünkü kötülerin varlığı, onlarla mücadeleyi gerektirir. Biz ise savaşmak değil sevişmek istiyoruz.

Flört

Bizim dizilerin hemen hemen hepsinde cilveli kadınlar, kadın pesinde koşan dedeler, kız arkadaşı bulmaya çalışan ilkokul çocukları, aldatanlar, patronuyla kırıştıran sekreterler vardır. Koca padişahı bile uçkur peşinde koşan birine dönüştürdük ya daha ne olsun.

Asalak Tipler

Evet, her dizimizde mutlak bulunan tiplerden biri de çalışmayan, başkasının sırtından geçinen (genellikle de kız kardeşinin) bir asalak dayı tipi vardır. Bu olgu toplumumuzdaki tembellik eğiliminin mi yoksa işsizliğin mi bir göstergesidir, bilemiyorum.

Mahalle Baskısı

Bir de dikkat edin, dizilerimizde herkes herkesin işine burnunu sokuyor, yargılıyor.

“Bunu neden yaptın?”

“Ceyda’ya gitme demedim mi sana?”

“Bunu kimseye söylemeyeceksin! Anladın mı?”

“Benden izinsiz oraya gidemezsin.”

Bu türden diyalogları ne çok görürüz dizilerde. Ama şöyle diyaloglara hiç rastlamayız:

“Bu senin kararın.”

“Ben karışmam, sen bilirsin.”

“Nasıl istiyorsan öyle yap.”

“Bu senin hayatın.”

“Bu benim hayatım, benim kararım.”

“Onun nasıl yaşadığı beni ilgilendirmez.”

Tumturaklı Laf Söyleme Merakı

Bir de bizim dizilerde herkes tumturaklı, havalı laflar etme peşinde. Yani öyle bir konuşuyorlar ki sanırsın o söyleyeceği cümleyi üç gün düşünmüş… Hiç öyle günlük hayatta rastladığımız ve İngilizler’in Small Talk (küçük konuşma) dediği türden cümlelere rastlamazsınız, mesela şunun gibi:
“Köfte pek güzelmiş.”

“Karnım zil çalıyor.”

“Eee… Of, anlatamam şimdi… Boş ver…”

Bunun yerine şöyle cümlelere rastlarız:

“Ben seni güz yağmurlarının kokusunu koklarken yatağıma damlayan yaz yağmurlarının şıpırtısı gibi sevdim. Ben seni gül yapraklarının serildiği bir bahçenin patikasında dolaşan minik, şirin bir karıncanın yuvasına götürdüğü çöpün üstündeki pirenin kanadı gibi sevdim… Ben seni…”

Bir de lafla heybetli görünmeyi pek severiz:

“Eğer bir daha kardeşime dokunursan, o elinin parmaklarını birer birer kırar, öyle bir yamulturum ki, bir daha değil birine el kaldırmak, okulda öğretmenin sorusuna cevap vermek için parmak bile kaldıramazsın!!!!!”

Burada maksat, gerçekten dövüşmek falan değil, sadece tehdit etmek ve sözel olarak heybetli görünmektir ne yazık ki… Çünkü on dakika sabredin kız kardeşinin sevgilisini tehdit eden aynı adam bu sefer onun yanında işe falan girip, pezevenk rolüne soyunacaktır, hiç şüpheniz olmasın.

About reset

Kimin söylediğini bırak, ne söylediğine bak.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: