Evrim Teorisi Çöktü mü?

10 Pound'luk İngiliz Banknotu. (Charles Darwin)

Helal olsun İngilizlere, Darwin’i on paralık etmişler!

Evrim Teorisine karşı yaradılışçıların (akıllı tasarımcılar) sık sık dillendirdiği 15 iddiaya  Scientific American dergisi tarafından Haziran 2002 sayısında verilen yanıtlar:

İddia 1. Evrim sadece bir kuramdır (teoridir). Bir gerçek ya da yasa değildir.

Scientific American’ın Yanıtı: Kuramın ne olduğu hakkında lisede öğrendiklerimizi hatırlayalım: Teori, gerçekler sıralamasında yasa ile varsayım arasında bulunur–yasanın altında, varsayımın üstünde. Gelgelelim, bilimadamları kuram sözcüğünü hiç de bu anlamda kullanmazlar. Ulusal Bilimler Akademisi’nin (UBA) tanımına göre “bilimsel bir kuram, doğadaki kimi olguları güçlü bir şekilde açıklayan gerçek, yasa, çıkarım ve test edilmiş varsayımların bir bileşimidir.” Yasa, doğa hakkında açıklayıcı bir genellemedir ve hiç bir kanıt bir kuramı yasa haline getiremez. Yani bilim adamları evrim kuramının gerçekliği hakkında şüphelerini (çekincelerini) dile getirmek amacıyla ona ‘kuram’ demiyorlar–aynı durum atom kuramı ya da görelilik kuramı için de geçerlidir tabi ki. Ayrıca, evrim kuramına ek olarak, modifikasyon (uyum sağlamak için geçirilen değişimler) yoluyla türeyiş anlamında, evrim ‘gerçeği’nden söz edilebilir. UBA ‘gerçeği’ şöyle tanımlıyor: “Gerçek, sürekli doğrulanan ve pratik amaçlarla ‘doğru’ olduğu kabul edilen herhangi bir gözlemdir.” Fosil kayıtları ve mevcut bir çok kanıt canlıların zaman içinde evrim geçirdiğini doğrulamaktadır. Her ne kadar bu değişimler doğrudan doğruya gözlemlenemese de, dolaylı kanıtlar yeterince açık, net ve ikna edicidir. Bilimin her dalı dolaylı yollardan getirilen kanıtlara dayanır. Örnek olarak, fizikçiler atom altı parçacıkları doğrudan doğruya gözlemleyememektedirler, ancak onların varlıklarını sis odasında bıraklıkları izlerden anlayabiliyorlar. Bu da dolaylı kanıttır. Doğrudan gözlemin yokluğu, fizikçilerin vardığı sonuçları geçersiz kılmamaktadır.

İddia 2. Doğal seçilim fikri kısır döngüdür: Hem güçlünün hayatta kalacağını söylüyor, hem de hayatta olanın güçlü sayılacağını…  

Scientific American’ın Yanıtı: “En iyi uyum sağlamış olanın hayatta kalması” doğal seçilimi açıklamak için baş vurulması gelenekleşmiş olan bir ifade biçimidir. Daha teknik ifade edebilmek için, türlerin hayatta kalma ve üreme oranlarından söz etmek gerekir. Yani, türleri uyum sağlama yeteneklerine göre etiketlemek yerine, bir türün belirli koşullar altında ne kadar yeni nesil yaratabileceğine bakılır. Yenebilen tohumlarla dolu bir adaya birer çift hızlı üreyen küçük gagalı ve yavaş üreyen büyük gagalı ispinoz bıraktığımızı farz edelim. Bir kaç nesil sonra, hızlı üreyen ispinoz türü adadaki yiyecek kaynaklarından daha çoğunun kontrolünü ele geçirebilir. Yine de, eğer büyük gagalar tohumları daha iyi parçalıyorsa, avantaj yavaş üreyen (iri gagalı) türe geçebilir. Galapagos Adalarında yaptığı öncü çalışmalarıyla tanınan Princeton Üniversitesi’nden Peter R. Grant vahşi doğada buna benzer popülasyon hareketleri gözlemlemiştir [“Doğa Seçilim ve Darwin’in İspinozları” adlı çalışması için bkz. Scientific American, Ekim 1991]. Anahtar nokta adaptasyon yoluyla uyum sağlamayı, hayatta kalma terimine hiç baş vurmadan tanımlayabilmemizdir: büyük gagalar tohumları kırmada daha iyi bir adaptasyondur, bunun verili koşullar altında türün hayatta kalmasına katkı sağlayıp sağlamaması ile ilgisi yoktur.

İddia 3. Evrim bilim dışıdır çünkü ne denenebilir ne de yanlışlanabilir. Evrim, gözlenmesi mümkün olmayan ve yeniden oluşturulamayan olaylar hakkında iddialarda bulunuyor.

Scientific American’ın Yanıtı: Bu iddia mikro evrim ile makro evrim arasındaki ayrımın üstünü örtüyor. Mikro evrim zaman içinde bir türde görülen değişimleri inceler; bu değişimler yeni türlerin ortaya çıkmasını sağlayabilir pekala. Makro evrim ise türden daha büyük taksonomik gruplardaki değişimi inceler. Makro evrimin kanıtları genellikle fosil kayıtlarından ve DNA karşılaştırma çalışmalarından gelir. Makro evrim farklı organizmalar arasındaki akrabalık ilişkilerini ortaya çıkarmaya çalışır. Günümüzde bir çok yaradılışçı mikro evrimin laboratuvar testlerinden başarıyla geçtiğini kabul etmektedir (örneğin, hücre, bitki ve meyve sineklerinin laboratuvar ortamında incelenmesi). Ayrıca saha çalışmaları da (Grant’ın Galapagos ispinozlarının gagalarıyla ilgili yaptığı çalışmalar gibi) aynı şekilde mikro evrimi desteklemektedir. Doğal seçilim ve diğer evrim mekanizmaları da (kromozomal değişimler, ortak yaşam şekilleri ve melezleşme gibi) zaman içinde populasyonları büyük bir değişikliğe uğratabilmektedir. Makro evrim uzak geçmişle ilgili tarihsel bir olay olduğu için bununla ilgili kanıtlar çoğunlukla fosil kayıtlarından yapılan çıkarsamalara dayanmaktadır. Bu büyük olguyu doğrudan gözlemek mümkün değildir. Yine de tarihsel bilimlerin çoğunda (bunların arasında astronomi, jeoloji ve arkeolojiyi, ayrıca evrimsel biyolojiyi de sayabiliriz) varsayımları test etme şansımız vardır. Tarihsel bilimlerle ilgili varsayımlar nasıl test edilir? Bu varsayımların fiziki olgularla uyuşup uyuşmadığına ve gelecek keşiflerle ilgili doğrulanabilir tahminler yapıp yapamadığına bakılır. Örnek olarak, insanın en erken atası (kabaca 5 milyon yıl öncesi) ile modern insanın anatomik görünümü arasında (o da 100 bin yıl öncesine denk geliyor) her türlü biçime sahip hominid fosilleri bulunmaktadır. Bu fosillerin bazıları daha maymunsu, bazıları daha insansıdır. Bu farklı anatomik yapıya sahip fosiller arasında düzgün bir geçiş bulunmaktadır.

hominid fosilleri

Bir çok farklı hominid fosili bulduk, buluyoruz, ancak söz gelişi, Jura Dönemi’ne ait (yani 65 milyon yıl öncesi) kaya katmanları içinde bir tane bile modern insan fosili bulamamamız gerektiğini söylüyor bize evrim, zaten bulamıyoruz da… Burada bir tane bile insan kemiği bulsak, evrim teorisi çökerdi. Evrimsel biyoloji bundan çok daha incelikli ve kesin iddialarda bulunup, doğruluğunu sürekli test etmektedir. Evrimi çökertmenin başka yolları da vardır.  Sözün gelişi, cansız maddeden kendiliğinden bir tane karmaşık canlının oluşabildiğini gösterebilseydik, teori çökerdi. Yani en azından fosil kayıtlarındaki bazı canlıların bu şekilde birden bire ortaya çıktığını söylerdik o zaman. Şu an uzaylılar ortaya çıksa ve dünyada yaşamı kendilerinin başlattığını söylese (hatta, bir tek canlıyı yaratmaları bile yeterli olurdu), evrim teorisinin üzerine şüphe düşerdi. Ancak, şu ana kadar bu türden hiç bir kanıt ortaya çıkmamıştır. Şunu da not etmeliyiz ki bilimin tanımı olarak ‘yanlışlanabilirlik’ ilkesi ilk kez 1930’lu yıllarda Karl Popper  tarafından ortaya atılmıştır. Bu temel fikir daha sonraları işlenip genişletildi, çünkü bu dar kapsamlı tanım, bilimin bir çok alanını devreden çıkarıyordu.

İddia 4. Her gün daha çok bilim adamı evrimin gerçekliğinden şüpheye düşüyor.

Scientific American’ın yanıtı: Evrimin taraftar kaybettiğine dair hiç bir kanıt yoktur. Biyoloji dergilerinin herhangi bir sayısına bakın, evrimi destekleyen ve onu temel bir gerçek olarak kabul eden makalelerle karşılaşacaksınız. Tersine, evrime itiraz eden ciddi hiç bir bilimsel yayın yoktur. 1990’ların ortalarında Washington Üniversitesi’nden George W. Gilchrist binlerce dergiyi içeren bir araştırma yaptı. Bu araştırmasında akıllı tasarım ve ya da yaradılışçı makaleleri araştırdı. Yüz binlerce makale arasında bir tane bile yaradılışçı ya da akıllı tasarımcı makaleye rastlamadı. Son iki yıl içinde, Southeastern Üniversite’sinden Barbara Forrest ve Western Reserve Üniversitesi’nden Lawrace M. Krauss tarafından yapılan birbirinden bağımsız araştırmalar aynı sonucu vermiştir, yani ciddi bilimsel dergilerde yaradılışçı ya da akıllı tasarımcı makale yazılmıyor. Yaradılışçılar, kapalı-zihinli bilimsel topluluğun kendi kanıtlarını görmezden geldiği sonucuna varıyorlar. İşin aslı şu ki, Nature, Science ve önde gelen diğer bilimsel dergilerin editörlerine göre, kendilerine teslim edilen evrim karşıtı makalelerin sayısı çok az. Bazı evrim karşıtı yazarlar ciddi bilimsel dergilerde makale yayınlamışlar. Ama bu makaleler doğrudan doğruya evrime saldırmıyor ya da yaradılışçı fikirleri savunmuyor. En fazla yaptıkları, evrimle ilgili kimi sorunları çözülmemiş ya da güç problemler olarak tanımlamaktan ibaret (zaten buna kimsenin itiraz ettiği yok). Kısaca, yaradılışçılar bilimsel topluma kendilerini ciddiye alacak hiç bir kanıt sunamıyorlar.

İddia 5. Evrimcilerin kendi arasındaki anlaşmazlıklar da evrim teorisinin ne kadar bilim dışı olduğunu kanıtlar.

Scientific American’ın Yanıtı: Evrimciler şu konularda hararetli bir şekilde tartışırlar: Yeni türler nasıl ortaya çıkıyor, evrimin hızı nedir, kuşlar ve dinozorlar arasındaki akrabalık meselesi, neandertalensis adamının modern insanla akraba olup olmadığı, ve daha bir sürü konu… Bilimin her dalında buna benzer tartışmalı başlıklar bulunur. Ancak evrim, bir olgu ve rehber olarak biyolojide yaygın kabul görmüştür. Ne yazık ki, dürüst olmayan yaradılışçılar bilim adamlarının yorumlarını bağlamı dışında, abartılı ve çarpıtarak kullanmayı adet edinmişlerdir. Sıçramalı evrim teorisini öne sürenlerden biri olan Harvard Üniversitesi’nden Peleontolojist Stephen Jay Gould’u okuyanlar, onun evrim teorisinin en önde gelen savunucularından ve sözcülerinden biri olduğunu da bilirler. (Sıçramalı evrim, fosil kayıtlarında görülen kimi örüntüleri açıklamak amacıyla bir çok evrimsel değişimin nispeten çok hızlı bir şekilde olduğunu ileri sürer–tabi burada hızlı derken, yüzlerce nesil kastedilmektedir.) Gene de yaradılışçılar Gould’un külliyatından öyle seçmeler yaparlar ki, sanki Gould evrim teorisinden şüple ediyormuş izlenimi yaratırlar, ve sıçramalı evrim hipotezini de sanki yeni türlerin bir gecede ortaya çıktığını söylüyormuş ya da sürüngen yumurtalarından birden bire kuşlar çıkıveriyormuş gibi lanse ederler. Evrim teorisini çürütmeye çalışıyormuş gibi görünen bir alıntıyla karşılaştığınız zaman mutlaka metnin aslını da araştırın. Hemen hemen daima, evrime saldırıyormuş gibi görünen bu yazıların hayali olduğu ortaya çıkacaktır.

İddia 6. İnsanlar maymundan geldiyse, neden hala maymunlar var?

Scientific American’ın Yanıtı: Bu şaşırtıcı derecede sık sorulan bir sorudur ve evrim hakkında farklı düzeylerdeki cehaleti yansıtmaktadır. Birincisi, evrim teorisi insanların maymundan geldiğini iddia etmez; sadece iki türün ortak bir ataya sahip olduğunu söyler. Daha büyük yanlış ise sorunun saçmalığı. Aynı soruyu şöyle de sorabilirdik pekala: “Eğer çocuklar yetişkinlerden türüyorsa, neden hala yetişkinler var?” Yeni türler mevcut türlerin bölünmesi ile ortaya çıkar. Belli bir grup, ana popülasyondan izole edilirse [koparılırsa], bu ikisinin sonsuza dek ayrı kalmasını sağlayacak kadar değişebilirler. Yeni türe ebeveynlik eden tür var olmaya devam edebilirpekala,ortadan da kalkabilir.

İddia 7. Evrim Dünya’da hayatın nasıl başladığını açıklayamaz.

Scientific American’ın Yanıtı:  Yaşamın başlaması gizemini koruyor, yine de biyokimyacılar ilk nükleik asit, amino asit ve hayatın diğer yapı taşlarının nasıl oluştukları ve kendi kendini kopyalayabilen, varlığını sürdürebilen birimler halinde nasıl organize olabildikleri konusunda bir çok şey öğrendiler. Bütün bu bilgiler hücre biyokimyasının temelini oluşturmaktadır. Astrokimyasal analizler bu yapı taşlarının dünya dışı uzayda büyük miktarlarda  oluşup, kuyruklu yıldızlar tarafından dünyaya taşınabileceğini göstermiştir. Bu senaryo, gezegenimizin gençliğinde hakim olan şartlar altında bu bileşenlerin nasıl oluşabildiği sorununu çözümlemektedir. Yaradılışçılar, hayatın başlangıcının bilim tarafından açıklanamamasını evrim teorisini geçersiz kılmak adına örnek olarak gösterirler. Hayatın evrim teorisi ile ilgisi olmayan farklı bir başlangıcı olsa bile (örneğin, yaşam milyarlarca yıl önce uzaylılar tarafından başlatılmış olsa bile), hayatın daha sonraki yolunu evrim çizmiştir. Bu durum sayısız mikro ve makro evrim çalışmasıyla kanıtlanmıştır.

İddia 8. Matematiksel olarak, protein gibi karmaşık bir şeyin, hele hele de bölünme yeteneği olan bir hücre ya da insan gibi karmaşık bir nesnenin, şans eseri oluşması akıl almayacak derecede düşük bir olasılıktır.

Scientific American’ın Yanıtı: Evrimde şansın bir miktar rolü vardır (örneğin, yeni özelliklerin edinilmesinde rol oynayan rastgele mutasyonlar), ama evrim yeni organizmalar, proteinler ve diğer biyolojik özellikleri ortaya çıkarmak için şansa bağımlı değildir. Tam tersine, evrimin temel mekanizması olan doğal seçilim, şansın rastgeleliğini “istenen” (uyumlu) özellikleri seçerek ve “istenmeyen” [uyumsuz] özellikleri eleyerek dizginler. Doğal seçilimin baskısı sabit olduğu sürece doğal seçilim evrimi bir yöne doğru iter ve şaşırtıcı derecede kısa zaman dilimlerinde gelişmiş yapılar oluşturur. Benzerlik kurmak açısından, 7 hecelik “OLMAKYADAOLMAMAK” dizisini ele alalım. İleri sürüldüğü gibi, daktilonun tuşlarına rastgele bir şekilde saniyede bir kez basan bir milyon maymun farz edelim. Bu durumda bu dizinin 2613 tane aynı uzunlukta dizi arasından şansla ortaya çıkması 78,800 yıl sürecektir. Ancak, 1980’lerde Glendale Üniversitesi’nden Richard Hardison, rastgele diziler üreten bir bilgisayar programı yazdı. Ancak bu programda, doğru yerde ortaya çıkan harf program tarafından tutuluyordu. Ortalama olarak, program bu diziyi sadece 336 denemede bulabiliyordu, ki bu da sadece 90 saniye sürüyordu. Daha da şaşırtıcı olan, Shakespeare’in oyununun tamanını üretmesi sadece 4,5 gün sürmüştü.

İddia 9. Termodinamiğin ikinci yasası, bir sistemin düzensizliğinin zamanla artması gerektiğini söylemektedir. Dolayısıyla cansız kimyasallardan, yaşayan hücreler oluşamaz; aynı şekilde protozoalardan çok hücreli canlılar oluşamaz.

Scientific American’ın Yanıtı: Bu iddia ikinci yasanın yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor. Eğer bu iddia geçerli olsaydı, o zaman mineral kristallerinin ve kar tanelerinin de oluşmaması gerekirdi, çünkü bunlar da düzensiz yapılardan kendi kendine oluşan karmaşık ve düzenli yapılardır. İkinci yasanın gerçekte söylediği, kapalı bir sistemin toplam entropisinin hiç bir zaman azalamayacağıdır. (Kapalı sistemler, dış dünya ile enerji alış-verişi yapmayan sistemlerdir.) Entropi, sık sık ‘düzensizlik’ olarak tanımlanan fiziksel bir kavramdır; fakat aslında bu kavram, günlük hayatta kullanıldığından çok farklı bir anlama gelir. Daha da önemlisi, ikinci yasa bir sistemin bazı bölümlerinin entropisinin azalmasına izin verir, tabii sistemin diğer kısımlarında entropinin artması koşuluyla. Buna göre, gezegenimiz bir bütün olarak karmaşık hale gelebilmektedir, çünkü Güneş tarafından ona ısı ve ışık sağlanmaktadır. Dünya’daki entropi azalması, Güneş’te meydana gelen termonükleer tepkimelerin sonucu olan entropi yükselmesi ile fazlasıyla dengelenmektedir. Basit organizmalar, diğer yaşam formlarını ve cansız maddeleri tüketerek daha karmaşık hale gelebilirler.

İddia 10. Evrim teorisi mutasyonlara dayanır. Ama mutasyonlar var olan özellikleri değiştirir, yeni özellikler yaratamaz.

Scientific American’ın Yanıtı: Tam tersi. Biyoloji yeni özellikler oluşturan bir çok noktasal mutasyon tanımlamıştır. (Noktasal mutasyon, bir organizmanın DNA’sında belli pozisyonlarda meydana gelen mutasyonlardır.) Bakterilerin antibiyotik direnci geliştirmesini buna örnek olarak gösterebiliriz. Hayvanlarda büyüme ve gelişimi yöneten Hox genlerinde meydana gelen mutasyonların çok karmaşık sonuçları olabiliyor. Hox genleri bacak, kanat, anten gibi vücut parçalarının gövdenin neresinde çıkacağını belirler. Örneğin meyve sineklerinde antenbacak (antennapedia) diye adlandırılan bir mutasyon, normalde antenlerin bulunduğu yerlerde bacakların çıkmasına neden olmaktadır. Bu anormal bacaklar işlevsizdir. Ancak, genetik hataların karmaşık biçimler oluşturabileceğini kanıtlamaktadır. Bu değişimler gerçekleştikten sonra, bunlara çeşitli kullanım alanları bulmak doğal seçilimin işidir. Ayrıca moleküler biyoloji noktasal mutasyonların ötesinde genetik değişim mekanizmaları keşfetmiştir. Bu keşifler, yeni özelliklerin nasıl ortaya çıktığı konusunda farklı yolların bulunduğunu göstermiştir. Genlerin içindeki işlevsel birimler farklı biçimlerde bir araya gelebilirler [splicing]. Kopyalamadaki hatalar sonucunda bazı genler çiftlenebilir, böylece DNA üzerinde aynı genin serbest kopyaları oluşabilir. Bu kopyalar, yeni özellikleri oluşturmaya zemin hazırlar. Bir çok farklı canlının DNA’sı üzerinde yapılan karşılaştırmalar, kan proteinleri olan globinlerin milyonlarca yıl boyunca evrimleştiğini göstermiştir.

İddia 11. Doğal seçilim mikro evrimi açıklayabilir, ama yeni türlerin ortaya çıkışını ve üst düzey canlıların ortaya çıkışını açıklayamaz.

Scientific American’ın Yanıtı: Evrim biyologları doğal seçilimin yeni türleri nasıl ortaya çıkarabileceği hakkında birçok çalışma yaptılar. Örneğin, Harvard Üniversitesi’nden Ernst Mayr’ın geliştirdiği allopatri modelinde, bir canlı populasyon coğrafi engeller tarafından ana türünden izole edilirse [ana türüyle olan bağlantısı kesilirse], farklı bir seçilim baskısına maruz kalabilir. İzole olmuş olan populasyonda gerçekleşen değişimler zamanla birikecektir. Eğer bu değişimler, yalıtılmış olan grubun ana grupla çiftleşip üremesini engellecek düzeye geldiyse (bu iki grup arasında üreme mümkün olamayabilir, ya da tercih edilmeyebilir), o zaman izole olan grup üreme açısından ana gruptan ayrılmış demektir ve yeni bir tür olma yoluna girmiştir. Doğal seçilim en çok üzerinde durulan evrim mekanizması olmasına karşın, bilimadamları diğer olasılıklara da açıktırlar. Biyologlar sürekli olarak türleşmeye neden olabilecek ya da yeni karmaşık özellikleri ortaya çıkarabilecek sıra dışı genetik mekanizmalarını değerlendirmekte ve incelemektedirler. Massachusetts Üniversitesi’nden Lynn Margulis, Amherst ve arkadaşları tarafından oraya atılan oldukça ikna edici bir iddiaya göre, hücrenin enerji santralı olan mitokondri gibi bazı hücre içi organeller,  bazı ilkel organizmaların hücre içine alınması ve hücre ile simbiyotik bir ortak yaşam kurması sonucunda oluşmuştur. Demek ki bilim, doğal seçilimin de ötesinde bir takım süreçlerin evrime yol açabileceğini kabul etmektedir. Yeter ki bu süreçler doğal süreçler olsun; varlığı bilimsel olarak kanıtlanamayan kimi gizemli zeki yaratıkların faaliyetleri sonucu ortaya çıktıkları iddia edilmesin.

İddia 12. Hiç kimse yeni bir türün [evrimleşerek] ortaya çıktığını görmemiştir.

Scientific American’ın Yanıtı: Türleşme, büyük olasılıkla az görülen ve asırlar boyu devam eden bir olaydır.  Dahası, oluşum halindeki yeni bir türü belirlemek [tanımak] çok güç olabilir, çünkü bazı durumlarda türün en iyi tanımının ne olabileceği konusunda biyologlar anlaşmazlığa düşebilmektedirler. En çok kabul gören tanım, Mayr’ın Biyolojik Tür Kavramıdır. Bu tanıma göre, üretken biçimde çiftleşebilen izole populasyonların ayrı bir topluluğuna tür denir. Bir başka deyişle, kendi topluluğu dışında üreme yeteneği olmayan ya da bunu tercih etmeyen bireylerin kümesine tür denir. Mesafe ya da coğrafya tarafından birbirinden ayrılmış olan canlılara ve bitkilere bu tanımı uygulamak güçtür. (Ayrıca, söz konusu olan tanım fosillere de uygulanamaz!) Bundan dolayı biyologlar bir canlının hangi türe ait olduğunu belirlemek için fiziksel ve davranışsal özelliklerini de göz önünde bulundururlar. Gene de, bilimsel literatürde bitki, böcek ve solucanlarda belirgin türleşme olguları bildirilmiştir. Bu deneylerde bilim adamları türleri farklı seçilim baskılarına maruz bırakırlar–anatomik farklar, üreme davranışlarındaki farklar, habitat seçimindeki farklar vs. Bu çalışmalar sonucunda kendi topluluğu dışında üremeyen populasyonlar elde etmişlerdir. Örnek olarak, New Mexico Üniversitesi’nden William R. Rice ve California Üniversitesi’nden George W. Salt ve Davis, çevresel tercihlerine göre meyve sineklerini sıralamış ve 35 nesil boyunca kendi aralarında çiftleştirmişlerdir. Sonuçta ortaya çıkan sinek nesillerinin kendilerinden farklı çevreleri tercih eden sineklerle üremeye yanaşmadıkları görülmüştür.

İddia 13. Evrimciler hiç bir geçiş fosili gösteremiyorlar–örneğin, yarısı sürüngen, yarısı kuş olan bir fosil yok

Scientific American’ın Yanıtı: Aslında, paleontologlar çeşitli taksonomik gruplar arasında pek çok ayrıntılı geçiş örneği buldular. Bütün zamanların en ünlü fosili Archaeopteryx’tir. Bu fosil hem kuşlara özgü tüyler ve iskelet yapısına hem de dinozor özelliklerine sahiptir. Bazıları kuşa daha çok, bazıları daha az benzeyen bunun gibi bir çok fosil bulunmuştur. Küçük Eohppus’tan günümüz atına doğru gelişen fosil dizisi elimizdedir. Balinaların karada yürüyen dört ayaklı ataları vardı, Ambulocetus ve Rodhocetus denen fosil türleri balinayı atasına bağlamaktadır [Bakınız, “Denizleri Fetheden Memeliler,” Kate Wong; Scientific American, Mayıs]. Fosil denizkabukları çeşitli yumuşakçaların milyonlarca yıllık evrim kaydını tutmuştur. Bazıları atamız olmayan 20 ya da daha fazla hominid, australopithecine Lucy ile modern insan arasındaki boşluğu doldurur. Maalesef, yaradılışçılar bu fosil çalışmalarını görmezden gelirler. Archaeopteryx’in sürüngenler ile kuşlar arasındaki ara tür olmadığını iddia ederler–onlara göre bu, sürüngene benzer özellikleri olan yok olmuş bir türe ait bir fosildir. Yaradılışçılar, evrimcilerden bilinen hiç bir gruba ait olmayan garip görünümlü bir kimera canavarı ortaya koymalarını beklerler. (Kimera: Başı insan, gödesi aslan, kuyruğu yılan olan, kanatlı efsanevi bir yaratık. /Reset) Bir yaradılışçı bir fosilin iki tür arasında bir geçiş formu olduğunu kabul etse bile, bu sefer de bununla diğer iki tür arasında başka geçiş formları bulma konusunda ısrarcı davranır. Bu bıktırıcı beklentiler sonsuza dek sürer gider ve zaten hiç bir zaman tam olmayan fosil kayıtları üzerinde gereksiz bir yük oluşturur. Yine de, evrimciler moleküler biyolojiden destekleyici kanıtlar bulmuşlardır. Bütün organizmalar birbirinin aynısın genlere sahiptir; ancak evrimin de öngördüğü gibi, bu genlerin yapısı ve ürünleri türden türe çeşitlilik arz eder; bu çeşitlilik, canlıların evrimsel akrabalıklarıyla uyumludur. Genetikçiler “moleküler saat”ten bahsetmektedirler. Bu saat, geçen zamanı kaydetmektedir. Moleküler veriler bir çok organizmanın evrim sürecinde bir türden diğerine nasıl geçiş yaptığını da göstermektedir.

İddia 14. Canlıların fantastik, muhteşem özellikleri vardır–gerek anatomik, gerek hücresel gerekse de moleküler düzeyde–öyle ki bu özelliklerden en küçük bir azaltma yaparsanız, bu özellik işe yaramaz hale gelir. Bundan çıkacacak tek mantıklı sonuç bu özelliklerin akıllı tasarım ürünü olduğudur, evrimin değil.

Scientific American’ın Yanıtı: Bu “tasarım temelli” iddia evrime yapılan son saldırıların belkemiğini oluşturuyor. Ayrıca da en eski saldırılardan biri budur. 1802’de dinbilimci William Paley şöyle yazmıştı: Eğer tarlada yürürken bir cep saati bulursanız, birinin düşürdüğünü düşünürsünüz, doğal güçlerin onu orada yarattığını değil… Benzer biçimde, diyor Paley, canlı varlıklarır karmaşık yapısı da ilahi bir gücün eseri olmalıdır. Darwin, Türlerin Kökeni’ni Paley’e yanıt olarak yazmıştır: doğal seçilimin kalıtsal özellikler üzerinde seçim baskısı oluşturarak yavaş yavaş karmaşı organik yapıları nasıl oluşturduğunu açıklamıştır. Kuşaklar boyunca yaradılışçılar  göz gibi karmaşık yapıların kendi kendine evrimleşemeyeceği iddiasıyla Darwin’i çürütmeye çalışmışlar; gözün görmeyi sağlaması için parçaları arasında mükemmel bir uyum oması gerektiğini söylemişlerdir. Bu yüzden doğal seçilim gözün evrimi sırasında işe yaramaz göz parçalarının oluşmasına izin veremez demişlerdir–yarım bir göz ne işe yarardı ki? Bu eleştiriyi öngören Darwin “eksik” gözlerin bile avantajlı olduğunu yazmıştır (örneğin, canlının ışığa yönelmesini sağlayabilir) ve böylece canlının daha iyi uyum sağlayabilmesi için hayatta kalmasına yardım edebilir. Biyoloji Darwin’i doğrulamıştır: araştırmacılar hayvanlar arasında ilkel gözler ve ışığa duyarlı yapılar belirlemiştir. Hatta, gözün evrimsel gelişiminin çizdiği yolu karşılaştırmalı genetik yoluyla ortaya koymuşlardır. (Günümüzde, gözün bir çok farklı organizmada birbirinde bağımsız olarak evrimleştiği iyice anlaşılmıştır.) Bugünün akıllı tasarımcıları eskilerine göre daha ayrıntılı argümanlar öne sürüyorlar, ancak yine de bunların iddiaları ve amaçları temel olarak çok da farklı değildir. Kanıtlamaya çalıştıkları şudur: evrim, mevcut haliyle yaşamı açıklayamadığı ve evrimin tek alternatifi, yaşamın bilinmeyen bir zeka tarafından tasarlanmış olmasıdır.

İddia 15. Son araştırmalar kanıtlamıştır ki mikroskopik düzeyde bile, hayat evrim yoluyla oluşamayacak denli karmaşık bir özelliğe sahiptir.

Scientific American’ın Yanıtı: ‘Darwin’in Kara Kutusu: Evrime Meydan Okuyan Biyokimya’ kitabının yazarı Lehigh Üniversitesi’nden Michael J. Behe’nin savaş çığlığı “indirgenemez karmaşıklık”tır. İndirgenemezlik karmaşıklığa günlük hayattan bir örnek olarak fare kapanını gösteriyor–bu öyle bir araçtır ki parçalarından biri eksik olduğunda çalışmaz, parçalarının kendi başına hiç bir değeri yoktur, ancak bir araya gelerek işlevini yerine getirebilirler. Tıpkı fare kapanı gibidir, diyor, bakteri kamçısının durumu… (Bakteri kamçısı, kamçıya benzeyen bir hücre organelidir. Tıpkı bir motor gibi hareket ederek bakterinin hareketini sağlar.) Kamçıyı oluşturan protein molekülleri şaşırtıcı bir şekilde motor parçaları olarak yerleşmiştir, genel bir eklem yapısı ve insan bir mühendisin hemen tanıyabileceği diğer makine parçaları… Behe, böylesi bir mekanizmanın evrimsel modifikasyon yoluyla ortaya çıkmasının açık biçimde imkansız olduğunu ileri sürüyor ve akıllı tasarımdan bahsediyor. Kan pıhtılaşma mekanizması ve başka moleküler mekanizmalar hakkında da benzer iddiaları var. Gelgelelim, evrimsel biyologların bütün bu itirazlara yanıtı hazırdır. İlk olarak, Behe’nin örnek verdiği bakteri kamçısından daha basit yapıda kamçılar da vardır. O halde kamçının işe yaraması için Behe’nin örneğindeki kamçının bütün parçalara eksiksiz olarak sahip olması gerekmez. Gelişmiş bir organel olan kamçının doğanın her yerinden öncülleri vardır; bu yapılar, Brown Üniversitesi’nden Kenneth R. Miller ve başkaları tarafından tanımlanmış yapılardır. Aslında, kamçı anatomisinin tamamı, bubonik veba bakterisi Yersinia pestis’in hücre içine toksin enjekte etmek için kullandığı yapıya aşırı derecede benzer. Behe’nin iddiasının tersine, kamçı yapısının bileşenleri–hücreyi ileri doğru itmek rolleri dışında–tek tek ele alındığında canlının evriminde ona avantaj sağlayabilecek başka görevler yapabilirler. Son tahlilde, kamçının başka görevler yapan parçaların bir araya gelip yeni bir işlev kazanması ile evrimleştiği anlaşılıyor. Benzer biçimde, San Diego’daki Kaliorniya Üniversitesi’nden Russell F. Doolittle’e göre kan pıhtılaşma sistemi esasında sindirimde görev yapan proteinlerin uyarlanması ve gelişmesi ile ortaya çıkmış gibi görünüyor. Behe’nin akıllı tasarımın kanıtı olarak gördüğü karmaşık yapılardan bazıları hiç de “indirgenemez” değildir. Farklı bir karmaşıklık–“özelleşmiş karmaşıklık”–Baylor Üniversitesi’nden “Tasarım Kanıtı/The Design Inference” ve “Beleş Yemek Yok/No Free Lunch” kitaplarının yazarı William A. Dembski tarafından öne sürülen akıllı tasarım iddialarının köşe taşlarından biridir. Özetle bu iddia şunu söylemektedir: Canlıların karmaşıklığı öyle bir özellik arz eder ki yönlendirilmemiş, gelişigüzel bir işlem bu karmaşıklığı asla üretemez. Buna göre olası tek sonuç,  diyor Dembski Paley’den 200 yıl sonra, bir çeşit insanüstü zeka hayatı yaratmış ve ona şekil vermiştir. Dembski’nin iddiası bir çok delik içeriyor. Bir izahın “ya rastgele oluşmuştur ya da akıllı varlıklar tarafından tasarlanmıştır” diye iki önermeye indirgenmesi hatalıdır. Santa Fe ve başka yerde doğrusal olmayan sistemler ve hücresel otomata konusunda araştırma yapan araştırmacılar göstermiştir ki basit, yönlendirilmemiş işlemler olağanüstü karmaşık örüntüler ortaya çıkarabilir. Böylece, organizmalarda gözlenen karmaşıklığın bir kısmı henüz tam anlayamadığımız bir takım doğal olgular sonucunda ortaya çıkmış olabilir. Ancak bu, karmaşıklığın doğal yollardan ortaya çıkamayacağını söylemekle aynı şey değildir. A display of skulls demonstrating human

Kaynaklar

  1. Harika bir infografik.
Reklamlar

About reset

Kimin söylediğini bırak, ne söylediğine bak.

5 comments

  1. yigidim

    bir iddiayi (savi) yanitlar iken baska bir sav ortaya atmak aciklayici bir yaklasim degildir, dogada olagan üstü tek basina kolay görünen ancak parcalari birlestiginde bir islev bir olusum gerceklestiren karmasik yapilar yalnizca evrim ile acklamaya kalkmak bilim disidir, bu yüzden evrim vardir, ancak evrim icersinde bulununan karmasik yanit bekleyen sorular hala bu teknoloji ile bile cözülemediginden daha teori olarak söylene geliyor, evrim teorisi kurami deyince darwinism düsünülüyor, ancak darvizm teorisi ile bugün kü evrim teorisi arasinda daglar kadar fark vardir, simdi aciklamaya kalksam bu ayriliklari sanirim günümüz yetmez neyse evrim kurami vardir, ancak bir cok soruyu yanitsiz birakmis yanit bekleyen kapisini daha ileri düzeyde bilim adamlarina aralamis kapatilmamis bir kuramdir.

    Saygilar

    • İddia 15’in yanıtını yeniden okumanızı öneririm. Evrim teorisi Darwinizm’den çok uzaklaşmış değildir. Evrimin temel mekanizması yine Darwin’in iddia ettiği gibi ‘doğal seçilim’dir. Ancak, evrimleşme mekanizmaları çoğalmıştır, yazıda bunlardan bahsedilmiştir.

      Karmaşık canlıların ve karmaşık organların varlığı evrimi çürütmez. Canlıların karmaşıklığını açıklamak için ondan daha karmaşık bir varlık (tanrı) olduğunu ileri sürmek aynı derecede saçma olabilir. Saatin varlığını açıklamak için saatçinin varlığını ileri sürmek, saatin varlığındaki güçlüğü binlerce misline çıkarır. Düşünün, saatin varlığını açıklamak için ondan sayılamaz derecede daha karmaşık bir şeyin (tanrı) varlığını ileri sürüyorsunuz!… Saçmadır bu. Saatçinin varlığını ileri sürmek bizi ontolojik sorundan (varlık sorunu) kurtarmaz, bilakis, ontolojik sorunu daha da karmaşık bir hale sokar.Asıl kısır döngü budur.

      İlk canlının nasıl ortaya çıktığı bilinmemektedir. Ancak bu konuda bazı adımlar atılmıştır. Bu konuda TED konferansçısı Martin Hanczyc’nin videosunu izleyebilirsiniz. Ayrıca bakınız: https://haberinvarmitasduvar.wordpress.com/2012/10/19/evrende-yalniz-miyiz/

      Evrim gibi muazzam bir süreci anlamak, hazmetmek elbette kolay değildir. Çünkü evrim, milyarlarca yılı kapsar. Ayrıca, 4,5 milyar yıllık bir sürecin sonucunda gelinen noktadan bakıldığında, karmaşık, kompleks, gelişmiş makineler olan canlılar ve onların büyüleyici özelliği, evrim gibi kör bir süreci kabullenmemizi zorlaştırabilir. Bu doğaldır. Bunda insanın kendini önemli, özel, benzersiz ve biricik hissetme gereksinimi de etkili oluyor. Ayrıca, ölüm korkusu, yok olup gitmeyi kabullenememe gibi psikolojik sebepler de evrimi kabul etmemizi zorlaştırıyor olabilir. Ancak, bunlar sadece bizim kaprislerimizdir. Bilimsel açıdan bakıldığında, evrim sayılamayacak denli çok kanıtı bulunan, büyük, güçlü, sağlam bir teoridir. Bilim adamları evrim gerçeğini kabullenmekte hiç bir zorluk yaşamamaktadırlar, ancak halk kitleleri yukarda değindiğim psikolojik ve dinsel nedenlerden dolayı, evrimi kabullenmekte zorlanabiliyorlar.

      Kişisel olarak evrim teorisinin tanrının varlığını yadsımadığını ve evrimi kabul etmenin dini inançlarla çelişmediğine inanıyorum. Tanrı ilk canlıyı yaratmış, daha sonraki evrimleşme sürecini kendi haline bırakmış olabilir; sonuçları önceden biliyor, hesaplamış olabilir. Ancak şunu da eklemeliyim ki canlıların varlığı tanrının varlığını gerektirmez, tanrının varlığının canlıların varlığını gerektirmediği gibi… Tanrı olabilir de olmayabilir de… Ancak, bilimsel perspektiften bakıldığında olmaması ihtimali çok daha fazladır. Varsa da dini dogmaların öğrettiği gibi olmadığı kesindir.

  2. Harika bir yazı emeğinize sağlık…Evrim teorisini boşverip adem ile havva’ ya mı inanalım:))…yasak elmaya mı?…cennetten kovulmaya mı?..yaratılışçılık varolan dinlerin onaylandığı anlamına gelmez ama dinlerin doğasında olan ve işi yüce bir tasarımcıya vardıran aynı mantıkla- veya mantıksızlıkla- hareket etmektedir…dünyanın oluşumundan sonra geçen 5 milyar yıl bu çeşitliliğin oluşması için fazlasıyla yeterlidir…hiç bir şey 1 haftada oluşmadığına göre evrim teorisinin eksik kalan yanları tartışılabilir ama külliyen reddedilemez….

  3. Tersinim

    TERSİNİM GERÇEĞİ

    Ateizmin yan ürünü olan Materyalizm her şeyin maddesel bir karşılığının olduğu maddeye indirgenebileceği mantığını temel almış nice bin yıllardan beri bilimi etkileyen felsefelerin başında gelir.

    Materyalizmin Tanrı tanımazlar tarafından sahiplenilerek bilimin Tanrının olmadığı doğrultusunda yorumlanmaya çalışması bu felsefeye dinselliğe benzer tek yönlülük, tutuculuk, bağnazlık getirmiştir.

    Hâlbuki bilim tam bir düşünsel özgürlük ve tarafsızlık ister.

    Bunun nedeni ise doğamız gereği çok sık yanılmamız aldanmamızdır. Bir bakıma algılayabildiklerimiz bir doğrular yanlışlar yığınıdır.
    Gözlem ve deneylerle; ulaştığımız gerçeklere dayanan mantıksal çıkarımlarla bu yığından doğruları arayıp bulmaya çalışırız ki buna bilim yapma diyoruz.

    Gözlem ve deneylerin mantıksal çıkarımların sonuçlarına dayanmadığı halde peşinen ret ve inkâr edilemez gerçekler kabul edilmiş dinlere inançlara ya da felsefelere dayalı hiç bir varsayım bilime temel alınamaz, bilim bu tür varsayımların üzerine kurgulanamaz.
    Kurgulanırsa ortaya çıkan pek çok vahim hatalar, yanlışlar içeren güdümlü bilim olur.

    Temel alınan mantık yanlış ise ulaşılan sonuçların da yanlış olacağı açıktır.
    Her şeyden önce bilim terazisinin doğru kurgulanmış olması gerekir. Eğer terazi yanlış tartıyorsa doğru tartmak için yapılan çabalar sonuç vermeyecektir.

    = = =

    Tersinim nice uzun zamandır uygulanan bir büyük yanlışı ortaya koymakta bilime yeni bir anlam ve boyut kazandırmaktadır.
    Bu nedenle tersinim tüm bilimsel bulguları yeniden sorgulayıp yorumlayacak tüm yaşantımızı yeniden yön ve şekil verecek kadar önemlidir.

    Fakat her şeyden önce bir mantık düzeltmesi gereklidir.
    İyiler kötülerle, güzeller çirkinlerle, doğrular yanlışlarla tartılıp kıyaslanırsa gerçek gerçeklere; her türlü yanlışlardan hatalardan arındırılmış gerçek bilime çok daha kolay ulaşabiliriz.

    Bu nedenle bilim kesinlikle tarafsız ve özgür düşüncelerin, araştırmaların, yorumların ürünü olmalıdır.
    Tersinim buna önce kanıt sonra sonuç ilkesi olarak tanımlar ve bilime temel alır.

    Tersinim hangi dine inanca felsefeye temel olursa olsun doğruluğu bilimsel yöntemlerle gösterilmemiş hiçbir varsayımı inkâr edilemez gerçek ya da gerçekler olarak kabullenmez.
    Bilimin bu tür sahte gerçekler ya da şüpheli varsayımlar üzerine kurgulanmasına izin vermez.

    Bilimin ortaya koyduğu gerçekler hiçbir zaman birbirleriyle çelişmez. Uydurmak için eğip bükmeler, zorlamalar gerektirmez
    = = =

    Tersinim şu esaslar üzerine kurulmuştur.

    1)-Varoluştaki tüm düzen ve sistem sahibi yapılar zaman içinde tersinime uğrar. Sonuç kaçınılmaz olarak düzensizlik, sistemsizlik, bozum ya da karmaşadır.

    Tersinim tüm düzen ve sistem sahibi yapılarda zaman içinde ve doğal şartlarda oluşan eskime, yıpranma, azalma, çoğalma, çeşitlenme, değişme, sakatlanma, hastalanma, yaralanma, ihtiyarlama vb. Şekillerindeki OLUMSUZLUKLARIN genel ifadesidir.

    Olumlu değişimler yoktur.

    Mutasyonların tümü az ya da çok zararlıdır.
    2)-Tersininim başta maddenin korunumu, termodinamik olmak üzere tüm doğal kanun, kural ve ilkeleri kendine temel alır hiç biriyle çelişmez.

    3)-Tersinim yaşamın her safhasında rahatlıkla gözlenip sınanabilir; daha da önemlisi yaşanır.
    4)-Düzen ve sistemlerin bir başlangıcı ömrü ve sonu vardır. Bu nedenle ezelden gelip ebede gitmezler.

    5)-Düzen ve sistem sahibi yapılar irade-bilgi-yeterli güç-yeterli madde ve yeterli zaman beşlemesinin sonucu oluşur aniden ve rastlantılarla ortaya çıkmazlar.

    6)-Tüm düzen ve sistem sahibi yapılar tersinime açıktır.

    Tersinimin fiziksel ve kimyasal pek çok nedenleri vardır ama en önemlisi kontrolsüz enerji giriş, çıkışları gibi etkenlerdir.

    Tersinim etkisi bu yapıların korunma – savunma – bağışıklık – çevreye uyum sistem düzen ve mekanizmalara sahip olup olmadıklarına; bu mekanizmaların işlerliğine hassaslığına, genişliğine, derinliğine; zamanın uzunluğuna ya da kısalığına, tersinim etkenlerinin gücüne ve çeşidine bağlı olarak değişebilir.

    7)-Düzen ve sistemler oluşturmak zor karmaşa ise kolaydır. Karmaşalar için kaba güç ve kısa süreçler yeterli olabilir.

    Düzen ve sistemler ne kadar kompleks ve hassas ise bozum o kadar kolay olur.

    8)-Düzen ve sistemler amaçlarına uygun kanunlar, kurallar, ilkelerle şekillenip yapılanırlar; işlerlik kazanırlar varlıklarını korumaya çalışırlar.

    9)-Karmaşalarda (düzensizliklerde sistemsizliklerde) kanunlar, kurallar, ilkeler bulunmaz.

    Kanun kural ve ilkelerin bulunması o yapının düzen ve sistem sahibi olduğunun kanıtlarıdır.
    10)-Nice milyar yıllardan beri değişmeyen kanun, kural ve ilkelerle şekillenip işlerlik kazanan evrenimiz (ve tabii ki dünyamız) düzen ve sistem sahibi muazzam bir yapıdır.

    İrade, nitelikli bilgi, nitelikli güç, nitelikli madde ve yeterli zaman beşlemesinin ürünüdür.

    11)-Maddenin korunumu kanunu evrenimizin bir başlangıcının ve sınırının olması bir Büyük Bütünün var olduğunun kanıtlarıdır.
    12)-Büyük Bütün kütlesiz bir NURDUR. Kütlesiz olduğundan sonsuzdur.

    Evrenimiz ve diğerleri bu kütlesiz Nurun içindedir. Onunla kuşatılmış; sarılıp sarmalanmıştır.

    13)-Big Bang güdümlü bilimin varoluş sorusuna tabi olduğu felsefe temellerine uygun cevap bulma amaçlı sipariş bir teoridir.
    Akıl mantık ve bilim dışı pek çok çelişkileri içerdiğinden tamamen yanlıştır.
    14)-Varoluş Büyük Bütünün bir zerresinin kütle ve hacim kazanması, maddeleşmesi, genişimi ile başlar. İlk madde, olabilecek en büyük atom ve moleküllere sahiptir.

    15)- Elementleri oluşturan atom ve moleküller atom içi parçacıkların eksi ve artı elektrik yüklü yapıları gereği zaman içinde kademeli oluşmazlar.

    Başlangıçtan itibaren bir düzen içinde varolmak zorundadırlar.

    Elementlerin oluşumu kademeli fisyon (bölünme) şeklindedir.

    Sonunda en basit element olan hidrojen ortaya çıkar.

    16)-Elementlerin füzyon (birleşme) sonucu oluştuğu varsayımı gözlem, deney ve mantıksal çıkarımlara dayanmadan çok, güdümlü bilimin temellerine uygun olduğu için ortaya atılmıştır.

    Akıl mantık ve bilim dışı pek çok çelişkiler içerir.

    17)-Bir yapının canlı olarak nitelenebilmesi için en azından korunma – savunma – bağışıklık ve çevreye uyum – beslenme – üreme özelliklerini eksiksiz sahip olması gerekir.

    Bu nedenle en basit canlı bile düzen ve sistemlerin bütünselliğindedir. Rastlantılarla oluşamaz.

    18)-Her canlı türünün uygun yer ve zamanlarda yeterli sayılarda var edilmiş bir arı ırkı vardır.

    19)-Canlılarda zaman içinde gözlenen değişmeler gen havuzu dâhilinde oluşur. Bu yolla çeşitlenirler. Irklar dar alanda çeşitlenmeler sonucu oluşurlar..

    20)-Gen havuzundaki değişimler kesinlikle tersinim yönündedir.

    21)-Türlerden türlere geçiş mümkün değildir. Bu tür oluşumun önünde aşılması mümkün olmayan doğal engeller vardır.
    22)-Tüm canlılar ekolojik sistemin bir parçasıdır. Her canlının bu sistemde bir yeri ve görevi vardır. İnsanlarda buna dahildir.

    23)-Tüm canlılar yapılarını ve yaşam avantajlarını korumaya çalışırlar. Koruyamayanlar elenir. Buna doğal elenme denir. Doğal elenme doğal seleksiyonun tam karşıtıdır.
    24)-Canlıların korunma -savunma – bağışıklık ve çevreye uyum düzen sistem ve mekanizmaları ZARARLILARDAN korunma mantığıyla kurgulanmıştır.

    Canlılar faydalıları seçmezler.

    Bu nedenle faydalıları seçip üstünlük sağlayanlar diğerlerini eler mantığındaki doğal seleksiyon yanlıştır.

    25)-Canlılarda üreme doğal YENİLENME şeklidir. Canlılar bu yolla varlıklarını (yapılarını) uzun süreçlerde koruyup- nesillerini sürdürebilirler.

    26)-Irklar daralan (allopatrik) çeşitlenme ve seksüel seçilim sonucu meydana gelmiştir.

    27)-Doğal olan en güzeldir. Doğallığı korumak zorundayız. Bilim, tersinim sonucu bozulan doğallığı düzeltme yönünde çabalamayı, geri kazanmayı ana gaye edinmelidir. İnsanoğlu bu konuda birinci derecede sorumlu ve görevlidir.

    28)-İnsanlar doğanın efendisi olma kadar bir parçası ve baş sorumlusudur.

    29)-İnsanlık dünyanın kaynaklarını har vurup harman savuran, doğallığı zehirleyip bozan, modern kölelik düzeni oluşturan tüketim ekonomisinden süratle kurtulmalı; zaman, akıl ve enerjisini doğal görevine yönlendirmelidir.
    30)-Dünyanın askere ve silaha ihtiyacı yoktur. Bu ve tüketim ekonomisi yönünde harcanan güç, para ve zamanı dünyamızı daha doğal, daha verimli, daha güzel bir hale getirmek için kullanmalıyız.

    31)-Tersinimde doğal aile birinci plandadır. Doğal aileler anaerkildir. Anne ailenin tartışılmaz reisidir. Baba dahil diğer aile bireyleri anneye yardımla görevlidirler.
    32)-Anne ve çocuklar kesin olarak toplumun dolaysıyla devlet himayesinde, desteğinde, her türlü koruması altında olmalıdır. Anneleri çocuklarından ayırmama dikkat edilmeli; kadınlarımız, kızlarımız bu doğal görevlerine uygun eğitilmeli, annelik birinci görevleri olmalıdır.

    33-Bu günkü adalet mekanizması güdümlü bilim ve mantığın etkisi altında olup tam bir keşmekeş içindedir. Sosyal düzen ateizm felsefesinin temellerine endekslenmiştir.

    Süratle tarafsız bilime dönülmelidir.
    Ciltler dolusu kanunlarımız olmasına rağmen suçluluk önlenemektedir.

    Kanunlar herkesin anlayıp uygulayabileceği şekilde basitleştirilmelidir.

    34)-Suç=ceza- iyilik=mükafat sistemi uygulanmalı ve taviz verilmemelidir.

    35)-Suçlular hapislere atılma yerine teşhir ve sürgün cezası uygulanmalıdır.

    Bu konuda pek çok öneri yapılabilir.

    Konuyu sosyal tersinimde ayrıntılı ele alacağız.

    Görüleceği gibi tersinim bilimsel bir devrimi müjdeler.

    Tersinim ve Hüdai Çakmak imzalı tüm yazılarımız alın teri ve göz nuru mahsulleri olup kaynak gösterme kaydıyla alıntı yapmaya açıktır.

    Tersinim yazılarını yabancı dillere çevirip yayarak bu büyük kültürel değişime katkıda bulununuz ve katkılarınızı tercüme yazı ile birlikte tersinim@gmail.com adresimize bildiriniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: