Zararlı Işınlar

zararli_isinlar

Sözlük:

Elektromanyetik: Elektrikle yüklü parçacıkların hareketinden kaynaklanan etki. Örneğin ışık, elektromanyetik radyasyon diye adlandırılır, çünkü ışığın kaynağı yüklü parçacıkların hareketidir.

Işın: İki anlama gelebilir. 1) Işık, 2) Atomik ve atom altı boyutlardaki herhangi bir parçacık akımı.

Işınım: Radyasyon, büyük bir hızla çevreye yayılan çok miktarda zerrecik demektir.

Radyasyon: Işınım demektir.

Enerji: İş yapabilme yeteneğidir. Isı, ışık, hareket enerjisi, potansiyel enerji gibi tipleri vardır. Bir tür enerji başka bir tür enerjiye dönüşebilir. Enerji yoktan var edilemez ve vardan yok edilemez. Evrendeki toplam enerji miktarı sabittir.

Radyasyon! Işın! Elektromanyetik ışınlar! Morötesi, kızılötesi, x ve gama ışınları… Mikrodalga fırınlar, cep telefonları!.. Bu sözcükleri duymak bile birçok insanı ürkütmeye yetiyor. Yine de bunları hayatımızdan uzak tutamıyoruz, çünkü her yerdeler!

Bu sözcükler bizi korkutuyor, çünkü bunları gözümüzle göremiyor, ne olduklarını bilemiyoruz. Bunların bir kısmı bildiğimiz ışıktır, bir kısmı ise çok hızlı hareket eden atomaltı zerreler… Ve hepsi de enerji taşır. Bize zarar vermelerinin nedeni de budur; yani taşıdıkları enerjiyi bizim dokularımıza aktarmaları…

Işık Enerjisi

Işık bir enerji biçimidir. Işık enerjisinin en temel özelliği onun frekansıdır (veya dalgaboyu). Elektromanyetik spektrumun içinde görünür ışığın payı çok azdır. Yani ışığın çoğu bizim göremediğimiz tipte siyah ışıktır. Ne tuhaftır ki evrende bulunan ışık enerjisinin yalnızca çok küçük bir bölümünü kendi gözlerimizle görebiliyoruz. “Neden böyle?” diye sorarsanız, yanıtı çok basit: Çünkü atmosfer bu ışınların çoğunu geçirmiyor. Milyonlarca yıldır bu duruma uyum sağlamışız ve esas olarak atmosferin saydam olduğu frekans aralığını görecek şekilde evrimleşmişiz. (Bu konudaki bir yazı için link.)

Peki bu ışınlardan neden korkuyoruz ve neden bunların zararlı olduğuna inanıyoruz? İnternet’te bizi korkutan şöyle yazılar okuyoruz: “Falanca profesör ütünün yaydığı elektromanyetik dalgaların zararlı olduğunü söyledi,” ya da “Cep telefonunun yaydığı elektromanyetik dalgalar çocukların beynine zarar veriyor,” ya da “Mikrodalga fırınlar zararlıdır,” gibi. Bu tür haberlerden korkmamız doğaldır, çünkü bunları göremiyoruz, ne olduklarını bilemiyoruz. Madem bu ışınlar zararlı, o halde neden bu ışınlara karşı önlem almıyoruz ya da bu ışınlarla çalışan araç gereçler yapıyoruz?

Elektromanyetik Işınlar (Elektromanyetik Radyasyon) Nedir?:

Buradan itibaren Prof. Dr. Zeki Aslan ve arkadaşları tarafından yazılmış olan “Astronomi ve Uzay Bilimleri” adlı kitaptan (biraz değiştirerek) alıntı yapıyorum. Bugüne kadar gördüğüm en bilimsel ve aynı zamanda da halka hitap eden ışık tanımı bu çünkü:

Işık, genellikle titreşen elekroramanyetik dalga olarak düşünülür; bu, suda ilerleyen dalgaya benzetilebilir. Bir sakin göle bir taş bırakıldığı zaman yayılan bir dalga katarı oluştuğunu biliriz; su zerreleri yaklaşık aynı yerde yükselip alçalırlar. Işık,  aşağı yukarı ya da ileri-geri titreşen yüklü parçacıklar tarafından üretilebilir, fakat bir yereden başka bir yere parçacıkların hareketi ile iletilmez. Çünkü ışığın boşlukta, yani parçacıkların olmadığı yerde yayıldığını biliyoruz.

Küçük, durgun, yüklü bir cisim alalım. Bu yüklü cismin etrafındaki uzayı etki bölgesi olarak düşünebiliriz, buna “alan” denir. Eğer bir başka yüklü parçacık (test parçacığı)  bu alana konulursa sabit bir kuvvet duyar. Eğer bu iki parçağın yükleri aynı cins ise test parçacağı itici kuvvet duyacaktır, zıt yüklü iseler test parçacığı çekici kuvvet duyacaktır. Eğer birinci parçacık bir nokta etrafında (ileri-geri) titreşime bırakılırsa test parçacığı değişen bir alan duyacak ve tepkisini titreşmekle belli edecektir.

Böylece bir parçacığın titreşimi, arada hiçbir madde olmadan, diğer parçacığa aktarılabilir. bu, ışığın boşlukta nasıl yayıldığının eksik bir modelidir. Modeli tamamlamak için şunu bilmeliyiz ki değişen elektrik alanına, değişen manyetik alan eşlik eder. Değişen manyetik alanı zihninizde canlandırmak için şu deneyi yapın: bir elinizde bir çubuk mıknatıs tutun ve yakınına bir pusula koyun. Şimdi mıknatısı sağa sola döndürün, pusula iğnesinin buna tepki olarak yapacağı hareketi inceleyin: bu hareketin görülmesi ile pusulanın yakınındaki manyetik alanın değiştiği sonucuna varırız. Burada, titreşen mıknatıs, arada hiç bir madde olmasa da, pusulayı etkileyecektir. Böylece ışığın tamamlanmış modelini elde etmiş oluyoruz: Işığı, titreşen bir yük tarafından aynı anda yaratılan değişen elektrik ve değişen manyetik alanın ürettiği elektromanyetik tedirginlik olarak tasarlıyoruz.

Herhangi bir dalga frekansı ya da dalga boyu ile temsil edilir. Dalga boyu, elektromanyetik titreşimin bir tam titreşimi süresince dalganın aldığı yoldur. Frekans ise herhangi bir noktadan bir saniyede geçen dalga sayısı… Frekans ile dalga boyunun çarpımı ışık hızına eşittir. Işık hızı sabit olduğundan, dalga boyu artınca, frekans düşer; ve de tersi… Yani aslında bu iki nicelik (dalga boyu ve frekans) birbiri ile ters orantılıdır. Her dalga boyu bir renge karşılık gelir, örneğin kırmızı ışığın dalga boyu 700 nanometre civarındadır. Kırmızıdan mora doğru gittikçe dalga boyu kısalır. Doğa dalga boyunu görünen renklerle sınırlamıyor, elektromanyetik dalgaların ölçülebilen en büyük dalga boyu, en küçük dalga boyunun 10^15 katıdır. (1 katrilyon katı). En küçük dalga boyundan en büyük dalga boyuna ışığın bütün yelpazesine “elektromanyetik spektrum ya da tayf” denir. [Esasında ışığın”en küçük” ya da “en büyük” dalga boyuna sahip olduğunu söylemek anlamsızdır. Bildiğimiz kadarıyla ışığın dalga boyunu sınırlayan herhangi bir sınır yoktur. Işığın dalga boyu sonsuz küçük olabilir. Onu ancak Kuantum mekaniği sınırlayabilir. Bu da olsa olsa “planck uzunluğu” kadardır. Öte yandan ışığın dalga boyununu büyüklüğünü sınırlayan da herhangi bir sınır olamaz. Bu durumda evren büyüklüğünde ışık dalgaları olabilir, hatta daha da büyük./Reset] Evren ve madde hakkında bildiğimiz hemen hemen ne varsa ışıktan yani elektromanyetik spektrumun incelenmesinden öğreniyoruz. Elektromanyetik spektrumdan daha sonra söz edeceğiz.

Işığın dalga olarak açıklanması bazı durumlarda yetersiz kalmaktadır. Deneyler göstermiştir ki kimi zamanlarda ışık dalga gibi değil, parçacık gibi davranır. Yukarıda açıklanan dalga özelliğini de taşıyan böyle bir parçacığa foton denir. Evrende enerji bir noktadan başka bir noktaya esas olarak ışık ile taşınır (kozmik parçacıklar hariç.) Bir fotonun taşıdığı enerji, o fotonun frekansına bağlıdır. Bir fotonun frekansı ne denli büyükse, taşıdığı enerji o denli büyük olur. Evrende ölçülebilen en düşük frekanslı dalgalar olan radyo dalgaları ile en yüksek frekanslı dalgalar olan gama ışınlarını enerji yönünden karşılaştırsak, bir gama ışını fotonunun bir radyo dalgası fotonundan 1 katrilyon kat fazla enerji taşıdığı anlaşılır. İşte radyo dalgaları bedenimize hiç zarar vermezken, gama ışınlarının zararlı olmasının nedeni de budur.

Işığın parlaklığı da önemlidir. Düşük frekanslı bir ışık ışını çok yoğun yani parlak ise, zararlı olabilir, özellikle de bunlara direk olarak bakmak gözlerimiz için zararlıdır. Söz gelişi, kaynak ışığı, güneş, elektrik arkı, projektör ışığı gibi parlak ışık kaynaklarına bakmak zararlıdır. Bu ışık kaynakları az miktarda da olsa kızılötesi ve morötesi ışınlar içerebilir. Bu ışınlar da gözün ağ tabakasında kalıcı hasara neden olurlar. Bunun en güzel örneği benim. Küçükken optik cihazlara çok meraklıydım. Dedemin eski gözlük camlarıyla güneşe bakmıştım. O gün bugündür sağ gözümde minik bir kör nokta var. O noktaya denk gelen harfleri yamuk yumuk görüyorum. Mesela a’yı e gibi…

Işığı ve ışıkla ilgili olayları anlamak için önce frekans ne demek onu anlamalıyız. Frekans, ışığın saniyedeki titreşim sayısıdır. Frekans arttıkça ışığın taşığı enerji miktarı artar, çünkü saniyedeki darbe sayısı daha fazla olur.

Işığı düşük frekanstan yüksek frekansa doğru sıralarsak, elektromanyetik tayf (ya da spektrum) denen şeyi elde ederiz. Aşağıda bunu görüyoruz:

RadyofrekansMikrodalgaKızılötesiKırmızıYeşilMaviMorMorötesiX IşınlarıGama

(Düşük frekans)                                        (Orta frekans)                                         (Yüksek frekans)

Bu arada, sözün gelişi, kırmızı deyince onun da kendi arasında farklı frekansları var, ama bu frekanslar birbirine yakın. Diğerleri için de geçerli bu… işin ilginç tarafı, elektromanyetik tayfın sadece %1’ini görebilmemizdir.

Bilimadamları bazen ışığı bir “dalga” olarak düşündüklerini söylemiştik; tabi bu boşlukta yayılan bir dalgadır. Dalgaboyu ile frekans ters orantılıdır. Işığın frekansı büyüdükçe dalga boyu küçülür. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: Yüksek frekanslı ışık saniyede daha çok darbe indireceği için, dalgalar arasındaki mesafe küçük olmak zorundadır, yani dalgalar daha “sıkışık” olmalıdır. Dalgalar arasındaki mesafeye “dalga boyu” diyoruz.

Yüksek frekanslı ışık bize zararlıdır. (Morötesi, X-ışınları, Gama ışınları)

Düşük frekanslı ışınların zararı yoktur. (Radyofrekans, mikrodalgalar, kızılötesi, görünür)

Bunun sebebini anlamak zor değil, yüksek frekanslı ışık bir saniyede daha fazla darbe indiriyor. Peki ışığın maddeyle nasıl bir ilişkisi var? Yani bize nasıl zarar verebilir? Bunu şöyle anlatalım: Her bir ışık darbesi bize bir miktar enerji iletir. Yani ışığa maruz kaldığımız zaman ısınırız. Bu ısı artışı genellikle çok azdır ve bize zarar vermez. Ancak ışık şiddeti çok fazlaysa, yani ışık çok parlaksa, bu ısınmadan dolayı vücut sıcaklığımız artabilir.

İkinci olarak, ışık darbeleri vücudumuzdaki moleküllere enerji aktararak onları parçalar ve iyonlaştırır. İşte asıl zarar budur. Bunun gerçekleşmesi için ışığın frekansının çok yüksek olması gerekir. Mor ötesi ışınlardan itibaren vücudumuz zarar görmeye başlar. Dikkat ediniz morötesinden daha düşük frekanslı ışınlar böyle bir etki yapmıyorlar.

Bu etkiyi aslında hepimiz biliyoruz. Bildiğimiz gibi güneşte kalan kumaşların rengi solar. Bunun nedeni, güneş ışınlarının (özellikle de morötesi ışınlarının) kumaşın içinde ona renk veren ve pigment denen molekülleri parçalamasıdır.

Kumsalda ya da dağların zirvelerinde yanmamızın sebebi de derimizin zararlı morötesi ışınlara karşı tepkisidir. Derimiz, koyu renkli pigmentler üreterek kendini morötesi ışınlardan korumaya çalışır.

Şimdi bütün bu ışık tiplerini (ki sonuçta hepsinin sadece bir tür “ışık” olduğunu unutmayalım) teker teker ele alalım.

1. Radyofrekans: Radyo, televizyon ve cep telefonlarında kullanılan dalgalardır. Bunlar büyük dalga boylu, düşük frekanslı dalgalardır. Bu dalgaların hemen hemen hiç zararı yoktur. Bu ışınların dalga boyu kilometler ila metreler mertebesindedir. Büyük dalgaboyu demek, düşük enerji demektir. Yani bu ışınların taşıdığı ve bize aktardığı enerji miktarı çok düşüktür, hissedilmez. Ayrıca, ütü, saç kurutma makinesi gibi cihazlar da bu dalgaları yayarlar. (Az miktarda…) Bunların zararlı olması için bu cihazlardan binlercesi yüzbinlercesi aynı anda çalışmalı ve ışınları bir yere odaklanmalıdır. Tıpkı normalde bizi yakmayan güneş ışınlarının mercek ile odaklandığında yakıcı olması gibi yani… Cep telefonlarındaki dalgaların zararlı olduğu kanıtlanamamıştır. Zararlı olabilmesi için bugünkü dozajının binlerce katı gerekir. Sadece çocuklarda aşırı maruz kalma durumunda zarar verebileceği düşünülmektedir. (Kanıtlanmış bir şey yok!) Beyni hafifçe ısıtabileceği için… Ne demiştik, elektromanyetik dalgalar enerji iletiyor ve dokularımızı ısıtıyordu, değil mi?

2. Mikrodalgalar: Bunlar suyu direk ısıtan dalgalar olduğu için, deriyi ısıtırlar. Mikrodalgalar da radyo dalgaları gibidir, ama ilginç bir özeliği vardır bunların. Mikrodalgaların frekansı, su moleküllerinin doğal titreşim frekansıyla aynı olduğu için su molekülleri tarafından kolayca soğurulurlar. Bu nedenle mikrodalgalar suyu hemen ısıtırlar. Bu yüzden mikrodalga fırınlarında yiyecekler hemen ısınıyor, çünkü yiyeceklerin içinde su vardır. Gerçi  mikrodalga fırınlarından korkmanıza gerek yok, çünkü onların kapağı perdelenmiştir. Mikrodalga ışınlar, fırının kapağındaki deliklerden geçemezler. Mikrodalgaların dalga boyu deliklerin çapından büyüktür. Yani fırının içine elinizi sokmadığın sürece sorun yok. Peki sokarsak n’olur? N’olacak, elimiz pişer, et gibi.

3. Kızılötesi Işınlar: Bunlar da zararsız ışınlardır ve sıcak olan her şey bunları yayınlar. Yaz akşamları, güneş battıktan sonra kayaların ve taş duvarların ılık olduğunu hissetmişsinizdir. Dünya yüzeyindeki her nesne gün boyu güneşten gelen elektromanyetik radyasyonu (yani ışığı) soğurur ve bu ışınların ilettiği enerji sayesinde ısınır. Gece boyunca da soğurduğu bu enerjiyi kızılötesi ışık şeklinde geri yayınlar. Dünya böylece sabaha değin soğur. Derimiz kızılötesi ışınlara duyarlıdır. Sobaya yaklaştığımızda hissettiğimiz sıcaklık, aslında kızılötesi ışınların derimiz tarafından algılanmasıdır. Yani derimiz kızılötesi ışığı “görüyor.” UFO denen sobalar da bizi bu ışınlarla ısıtırlar. Memeli canlılar kızılötesi lambalar gibi parıldarlar. Bu yüzden yılanlar fareleri karanlıkta bile görüp avlarlar. Yılanların gözlerinin altında kızılötesi ışığa duyarlı organları vardır. (Bir nevi basit göz yani… Buna jacobson organı deniyor.)

4. Görünür Işık: Çok parlak bir ışık kaynağına uzun süreli bakmadığnız sürece sorun yok. Görmemizi sağlarlar.

Bundan sonraki ışık tipleri yüksek frekanslıdır ve hepsi zararlıdır, çünkü frekansları yüksektir ve taşıdıkları enerji miktarı da fazladır. Bu ışık tipleri molekülleri parçalar ve atomları iyonlaştırır. Yani gülle gibi çarptığı yeri dağıtıyor, bedenimizin yapıtaşı olan atom ve moleküllerin yapısını bozuyor. Frekans yükseldikçe zarar verme oranı artıyor.

5. Morötesi Işık: Zaralıdır. Aşırı dozda alınırsa deri kanserine neder olabilir. Atmosfer tarafından çoğu filtrelenir. Yani atmosferdeki ozon tabakası bu ışınları geçirmez, bizi güneşten gelen morötesi ışınlardan bu tabaka korur.

6. X (Röntgen) Işınları: Kansere neden olur. Merak etmeyin, çevremizde X-ışını yayan doğal kaynak yoktur. Olsa bile bu ışınlar atmosferden geçemezler. Aslında eski tüplü televizyonlar az miktarda X-ışını yayıyorlardı. İlk üretilen TV’lerin camları kurşunsuzdu, o nedenle çevreye bir miktar X-ışını yayıyorlardı. İşte bu yüzden uzmanlar “TV’yi yakından izlemeyin” diyorlardı. Ama sonra bu tüplerin içine kurşun katılmaya başlandı. Kurşun, X-ışınlarını geçirmez. Ama efsane, “TV’yi yakından izlemeyin gözleriniz bozulur,” şeklinde yaşamaya devam etti.

Adından da anlaşılacağı gibi, röntgen cihazları içimizi X-ışınlarını kullanarak görüntülerler. Bu ışınlar zararlı olduğu için gereksiz yere röntgen filmi çektirmek iyi değildir. Özellikle panaromik çene röntgeni gibi çekimi uzun süren röntgen filmlerinin çekimi sırasında X-ışınlarına biraz daha fazla maruz kalıyoruz. Gereksiz çekilen filmlerden uzak durmamız gerekir.

7. Gama Işınları: Çok zararlıdır. Az bir miktarda bile bu ışınlara maruz kalsanız, kanser olursunuz. Çevremizde doğal gama ışını kaynağı yoktur. Uzaydan gelen gama ışınlarını da atmosfer büyük oranda engellemektedir.

Bir de elektromanyetik olmayan radyasyon vardır. Bunlara da ışın ya da radyasyon denir ama bunlar ışık değildir. Bunlar çok enerjik atomaltı zerrelerdir.  Mesela protonlar ve elektronlar gibi… Bunları da özetleyelim:

Alfa ışınları: Bunlar Helyum atomu çekirdekleridir. Yani bir proton ve bir nötron. Radyoaktif maddeler tarafından yayınlanır. Çok zararlıdır. Kansere neden olur. Atom bombası ve nükleer patlamalarda ortaya çıkar. Onun dışında çevremizde bulunmaz. (Dünya tarafından bir miktar yayınlanır.)

Beta Işınları: Hareket eden serbest elektronlardır. Atmosferde bir kaç cm’den fazla ilerleyemezler. Beta ışınları ile katod ışınları aynı şeydir (hızları farklı). Beta ışınları deriye nüfuz edebilir ve yüksek frekanslı ışınlar gibi zarar verebilir. Beta ışınları kanser tedavisinde, malzemelerin kalınlığının ölçülmesinde, elktron mikroskoplarında ve eski tüplü TV’lerde kullanılır. TV içinde bulunan katod ışınları TV’nin camından geçemez.

Kozmik Işınlar: Kozmik ışınlar içinde alfa, beta ışınları ve çeşitli atomaltı zerreler bulunduran, evreninin çeşitli yerlerinden gelen radyasyondur. Bu radyasyonun pek azı dünya atmosferinden geçebilir. Uzayda ise uzun süre kalanlar için tehlikelidir. Uzaya giden astronotlar zaman zaman gözlerinin önünde ışık çakmaları görürler, işte bunlar gözlerine giren kozmik ışınlardır. Uzayda kalan astronotların kaskları ve giysileri mikroskop altında incelendiğinde bunların yüzeyinin hasar gördüğü görülür, bu hasarın nedeni çarpan kozmik ışınlardır.

Güneş Radyasyonu: Güneş, ışık dışında radyasyon da yayar. Güneşten kopan alfa ve beta ışınları dünyaya kadar gelirler, ama Van Allen kuşakları ve atmosfer tarafından engellenirler. Güneş fırtınaları sırasında bu radyasyonun miktarı artar ve uyduları bozabilir, yer yüzündeki elektronik cihazlara da zarar verebilir.

Şimdi aklımıza bir soru takılabilir: Atmosfer dışında bulunan astronotlar bu ışınlardan zarar görmüyorlar mı? Bunun yanıtı, astronotlar uzayda uzun süre kaldıklarında gerçekten de bu ışınlardan zarar görebilirler. Bu nedenle Mars gibi uzun süren yolculuklarda önlem almak gerekecektir. Ay’a giden astronotlarda herhangi bir hasar görülmemiştir, çünkü Ay’a gidiş geliş çok uzun sürmemiştir. Bu konuda en son yapılan bir araştırma (Mars’a gidecek astronotların) haftada bir tam CT taraması yaptırmış kadar radyasyona maruz kalacaklarını söylüyor. Bu miktar da astronotların kanser riskini %3 arttıracak kadarmış.

Peki, çevremizde hiç mi zararlı radyasyon yok. Var tabii mesela DÜNYA! Şaka yapmıyorum, dünya büyük bir radyasyon kaynağıdır. Yerkabuğunda bulunan doğal uranyum, dünyayı büyük bir radyasyon kaynağı yapar. Hatta bu radyasyon, Elektromanyetik radyasyondan (yani ışıktan) çok daha zararlı olan alfa, beta ve gama ışınlarını içerir. Dünyanın bu doğal radyasyonundan kaçamazsınız, çünkü yaydığı bu ışınlar aşırı derecede enerjiktir (mermi gibi yani…) Duymuşsundur, “doğal dozun 10 katı radyasyona maruz kalmış” gibi ifadeler kullanılır. Burada doğal doz, dünyanın yaydığı ışınım miktarıdır. Ondan kurtulamayız. Ondan kurtulmak için evlerimizin tabanını, yolları falan kurşundan yapmalıyız. O zaman da kurşun zehirlenmesine uğrarız, ki bu daha tehlikelidir. Hani bazen “adam sigara falan içmezdi, nasıl kanser oldu?” diye. İşte bu tür kanserlerin bir kısmını dünya kaynaklı radyasyonun tetiklediği düşünülmektedir.

Size başka bir zararlı ışık kaynağı daha göstereyim: GÜNEŞ. Evet, aslında güneş cep telefonundan yüz binlerce kat daha zararlı bir radyasyon kaynağıdır ve deri kanserlerinin en önemli nedenidir. Siz cep telefonunu ütüyü düşünürken güneş sizi yakıp kavurur. Güneş, gerçekten zararlı olan morötesi ışınım kaynağıdır ve gerçekten zararlıdır. Aklı olan plajda malak gibi yatmaz. Kremlerin falan da sandığınız gibi faydası yoktur.

Röntgen Filmleri: Ha bir de gerçekten zararlı olan ışımın röntgen ışınları yani X-ışınlarıdır. Gereksiz yere çekilen röntgenler bedenimiz için risktir ve zararlı olabilirler.

Ve Tabi Nükleer Santraller, nükleer silahlar vs. Bunlar da her türlü zararlı radyasyon saçan ışın kaynaklarıdır ve kaza olması durumunda hem çevreye hem de insan sağlığına büyük zarar vermektedir.

Bütün bunlar bir yana, esasında insana en zararlı olan şey cehalettir.

Işığın özellikleri ile ilgili güzel bir kaynak da burada

Reklamlar

About reset

Kimin söylediğini bırak, ne söylediğine bak.

5 comments

  1. yasar

    Ne diyeyim bilemem. Butun bunlari guzel guzel yazmissiniz ama uzaya cikan canlilarin atmosferi ve dunyanin elektromanyetik koruma kemerini terkettigi anda baslarina ne gelecegini aya gidildi mi baslikli makalede pek aciklamamissiniz. Oysa uzay adamlari SKYLAB istasyonunu 1980 lerden sonra ancak kurabildi bu radyasyon sorunu nedeniyle disariya cikip istasyonun montajini yapamadiklari icin. Uzay elbiselerinin teknik gelisimine bakiniz lutfen.
    Kolay gelsin.

  2. Ay’a Gerçekten Gidildi mi? başlıklı yazımın girişinde şöyle yazmıştım, dikkatinizden kaçmış olmalı: “Bu yazıda, Ay Sahtekarlığı komplocularının iddialarını çürütmeye çalışmayacağım, çünkü bunu yapan bir çok site ve belgesel var. (Bu iddiaların hepsi de çürütülmüştür.) Ben bu yazıda, doğrudan mantığa hitap eden ve komplocuların iddalarını yanıtlamaya çalışanların pek ele almadığı (komplocuların yarattığı bilgi kirliliği yüzünden) bazı somut kanıtları sıralamak istiyorum.”

    Yani ben o yazıda komplocuların iddialarını tek tek çürüteceğimi söylemedim, sadece genellikle gözden kaçan çok bariz bir kaç kanıtı ele almak istedim. Ay’da bir reflektör bulunuyorsa, bayrakların gölgeleri görülebiliyorsa, Ay taşları 2 milyar yıldan daha yaşlıysa ve ABD’yi haset ve korkulu gözlerle izleyen en büyük rakibi Sovyetler Birliği bile Ay’a gidildiğine itiraz etmiyorsa… e, o zaman eline Ay’da çekilmiş bir fotoğraf alıp da “şu gölge şu tarafta, bu gölge bu tarafta, şurda bayrağın üstünde çizgi var, burda bayrak dalgalanmış, şu kayanın üstünde aksesuar no’su var” falan diye hepsi de çürütülmüş basit iddiaları sıralayıp durmanın ne anlamı var, işte bunu vurgulamak istemiştim. Komplo teorileri iyidir, hoştur, zevklidir ama maalesef çoğu doğru değildir. Yine de eleştirel ve kuşkucu yaklaşımlarını beğenirim komplocuların… Ancak apaçık kanıtlara rağmen iddialarında diretmeleri bilimsellikten, aklı selimden uzaklaştırır onları, yoksa kuşkucu olmak bilimsel düşünmenin temelidir. Galileo kuşkucu olmasaydı teleskopu yapıp Jüpiter’e bakar mıydı? Gelgelelim kendisinin teleskopu da kuşkuyla karşılanmıştı, kimileri bunun bir optik yanılsama aleti olduğunu, kimileri büyü ile çalıştığını iddia ettiler, hatta bir kısım papazlar teleskoptan bakmayı bile reddettiler… Kuşkuculuk tamam, ama bilimsel düşünce sınırlarını aştığı an, bırakmalı…

    Şimdi gelelim Skylab ve radyasyon kuşağı iddianıza… Astronotları Ay’a götüren giysi ile şimdiki uzay istasyonlarında kullanılar giysiler arasında büyük bir teknoloji farkı yoktur. ABD bu giysileri geliştirmek için çok büyük yatırımlar yapmıştı. İnsanlı uzay yolculuğu teknolojisi temel olarak 1950-60’lı yılların eseridir. Hala da pek fazla değiştirilmeden aynen kullanılmaktadır. Yani bugün ne giyiyorlarsa, ne yiyor ne içiyorlarsa, aşağı yukarı atmışlı yıllarda da aynısı vardı. Astronot giysileri Versace marka değil ki her sene değişsin, hatta onlar giysi bile değil, birer küçük uzay gemisidir. Uzay teknolojisi çok büyük yatırım gerektirdiği için bir kez geliştirildikten sonra kolay kolay değiştirilemez. Uzaya hala roketlerle çıkıyoruz… Uzay mekikleri bile uzaya çıkmak için en etkili yol olmadığı halde on yıllarca kullanıldı, sonuna kadar, artık mekikler ıskartaya çıkıncaya kadar… hatta Challenger kazasına rağmen… Çünkü orda büyük yatırım ve tabi ki bir miktar da üstlenilmiş risk vardı.

    Siz bugün uzay istasyonlarını kabul ediyorsunuz da neden Ay’a gidildiğini kabul etmiyorsunuz? Teknoloji hemen hemen aynı teknoloji… Astronotları uzaydaki radyasyondan ne uzay gemilerinin zırhları ne de giysileri koruyamaz… Uzayda kalışın ve uzayda bulunmanın getirdiği bir risktir bu ve göze alınmıştır, alınıyor… Ay’a gidiş geliş toplam bir hafta kadar sürüyor; oysa uzay istasyonlarında bir yıla yakın kalan astronotlar var ve sağlıkları yerinde… Onları uzay giysileri mi koruyor? İstasyonun duvarları mı koruyor? Elbette hayır, onları kendi bedenlerindeki bağışıklık sistemi koruyor… Bugün uzayda kalan onlarca astronotu görüp de hala van allen kuşaklarının ötesine insan geçemez mantığı yürütmek saçma… çünkü geçilebiliyor, geçilmiştir. Bu konuda en son yapılan bir araştırma (Mars’a gidecek astronotların) haftada bir tam CT taraması yaptırmış kadar radyasyona maruz kalacaklarını söylüyor. Bu miktar da astronotların kanser riskini %3 arttıracak kadarmış. Bu konuda İngilizce bir link:
    http://bigstory.ap.org/article/astronauts-face-radiation-threat-long-mars-trip
    Aya gidişin iki haftayı geçmediği göz önüne alınırsa, radyasyon tehdidinin ölümcül olmadığı da anlaşılır.

  3. Alper

    Cidden fenaaa yararlı oldu.. 🙂

  4. Furkan

    Yazı için teşekkürler fakat belirtmek istediğim nokta, MR görüntüleme teknolojisinin bilinen hiçbir zararı yoktur ki gebelerin bile MR görüntülemesi yapılabilir. Sadece metal taşıyarak MR odasına girilmez o da adı üstünde manyetik rezonans görüntelemesi olduğu için. Yani Tomografi ya da röntgen gibi X ışını kullanılmaz MR’da. Tekrar teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: