perihan mağden: İKİ GENÇ KIZIN ROMANI

Gençlikte bir hevesle yazılmış eleştiri denemesidir, fazla ciddiye alınmaya…

Dili   Perihan Mağden, sözcükler üzerinde işlem yaparak kendine özgü spontane bir roman dili yaratmaktadır. Romanda, kuralları kişilerin duygusal tonu tarafından belirlenmiş bir aritmetiğin dört işlemi ile sözcükler birleştirilmekte, romanın duygusal tonalitesini aktarmaya uygun bir dil spektrumu elde edilmektedir.

Örneğin, kediye benzeyen bebeksi bir kızın (Handan) tanımı şöyle: Bebekkedikız. Bu tanım, anlatı ilerledikçe canlıymış gibi kıpırdanmaktadır: bebekkız, açbebekkız, bebekkedikız vs. Biraz daha dikkatle baktığınızda bu dilin Behiye’nin diyaloglarına sızdığını fark ederiz. Behiye, romanın diliyle konuşur kimi zaman; bu durum Behiye ile yazar arasında bir koşutluk hissettirir bize. Öykünün kimi anlarında yazar geçmiş zaman kipinden şimdiki zaman kipine geçer. Bu da romanın otobiyografik özellikte olduğunu düşündürür.

 Romanın Coğrafyası  Roman iki ayrı tepenin (Çemberlitaş ve Levent) insanları olan Behiye ile Handan’ın bu iki tepeden yuvarlanarak ortak bir düzlükte (Beşiktaş) karşılaşmaları ve birbirlerine bağlanmalarının öyküsüdür. Çemberlitaş-Aksaray yükseltisinin genellikle yoksulluğun timsali olan esnaf ve seyyar satıcı dolu yıkık dökük ekonomisine karşılık olarak, Levent-Ulus-Etiler rakımı, modern alış-veriş merkezleri, gökdelenleri, galerileri, barları ve otoyolları ile yükselen bir yeni zengin sınıfının ekonomisine karşılık gelmektedir. Demek ki iki ayrı ekonominin ve bu ekonomilere dayalı iki ayrı sosyolojinin karşılaşmasını izlemekteyiz romanda. Behiye, arkadaşı Çiğdem ve aileleri (Yıldız, Tufan, Salim, Yavuz amca, Sevil Teyze) birinci türden bir ekonomi etrafında kümelenmiş bir sosyolojiyi yansıtırken; Handan,  annesi Leman, yadigarları Muki, Nevin abla ile Handan’la Leman’ın sevgilileri (Erim, Burak, Şevket Bey) ise ikinci tür sosyolojiden paylarını almaktadırlar. Sözünü ettiğimiz birinci tür sosyoloji, kendi içinde en problematik psikolojiyi, Behiye’yi yaratmıştır. Behiye gerçekten de abisi Tufan’ın tanımına uygun olarak bir ‘belâ’, bir ‘problem çocuk’tur. Ancak, bu durum Behiye’de öylesine ortaya çıkmış ruhbilimsel bir kaza değildir. Sözü edilen sosyolojinin bir özne üzerinde odaklanışı, bir tür acılı semptomudur. Behiye annesinin sadece vajinası ile değil, tüm çilekeşliği ile de doğurduğu, cisimleşmiş bir baş ağrısından başka bir şey değildir. Öyle ki Behiye kendisinde, babasının boyun eğmiş tezgahtar yaşamının, Tufan’ın faşizmle koşullanmış ofisboy/dealer sahtekarlığının ve Çiğdem’in kaba saba genç kız aymazlığının sonuçlarını toplamış; onların ayırdına varamadıkları bütün o yaşamsal yozluğun ibresi, göstergesi olmuştur. Elbette etrafını çevrelemiş bu sosyoloji yüzünden Behiye kendini büyük bir buhranın ortasında bulacaktır. Behiye’nin üç durumu vardır: 1) Hüzün, 2) Sıkıntı, 3) Öfke. 16 yaşındaki zeki bir genç kız olarak bu bunalımın irinleri birikmiştir Behiye’de; ancak bu irinli çıban, keskin bir bistürinin etkisiyle patlamak ve içeriğini çevresine saçmak üzeredir. Bunun farkında olan Behiye, “kurtulacağım” hissi yaşamaktadır.

İşte bu noktada Handan’la karşılaşırız. Behiye, Handan’la birlikte kurtuluşuna kavuştuğunu anlar bir anda. Handan Levent’ten, Akmerkez’in yakınından gelmektedir. Behiye’nin tersine sevecen, sevgi dolu ve saftır; ancak, üzerinde, aynı Behiye gibi, annesinin zengin sofralarına meze, erkeklerin arzusuna endeksli yoğun cinselliğinin, bencilliğinin ve sorumsuzluğunun; öte yandan zengin çocukları ve Akmerkez dünyasının o boğucu maddeciliği ile birlikte para sahiplerinin baskın karakterlerinin irinini taşımaktadır. Gelgelelim Handan doğa üstü güzellikte bir yüze ve bedene sahiptir. Onun bu fiziksel nitelikleri neşterin ağzı denli keskindir. Bu noktada Behiye’nin 19 günlük serüveni başlayacak; Behiye ailesinden kaçıp Handan’ın evinde zoraki misafir olacak ve Behiye-Handan çiftinin Avustralya’ya ülküsel kaçışını planlayacaktır. Okuyucuya sürekli hissettirilen bir felakete doğru yol almaya başlar Behiye.

İki Genç Kızın Topolojisi    Basit bir benzetmeyle Behiye kendisine yaklaşan her şeyi itip dışlayan bir tepeye benzemektedir. Handan ise onun geometrik zıddı (ve bir anlamda eşdeğeri) olan bir çukur gibi her şeyi içine almakta ve içinde tutmaktadır. Çukur aynı zamanda dişil bir biçimdir: kaygan ve içe alıcı… Handan herkesi sevmekte, herkesten armağanlar almakta, oyuncaklarını ve giysilerinin biriktirmektedir. Kendisine sürtünen taksi şoförüne kızmaz. İyi bir anne olmadığı halde Leman’ı da sever (mavi tavşan anne). Dolayısıyla Behiye’yi de yaşamına kabul etmiş ve sevmiştir. Romanda bu durum Handan’ın doymak bilmez sürekli açlığı ile somutlaşmaktadır (açbebekkız).

Behiye ise iticidir. Behiye’nin merkezine ulaşmak isteyen herhangi bir nesnenin sürekli yokuş çıkması gerekir. Ne Yıldız’ın anaç vericiliği, ne Tufan’ın iltifatları, ne Çiğdem’in arkadaşlığı Behiye’ye ulaşabilir. Behiye kendisine yönelenleri sadece dışlamakla kalmayıp herşeyi çöpe atar. Behiye’nin en sevdiği nesne koroplast mavi bir çöp torbasıdır. Behiye, Handan’ı eski oyuncak ve giysilerini bir çöp torbasına koyup atmaya zorlar. Handan’daki sürekli açlık durumu Behiye’de iştahsızlık ve sürekli zayıflama biçiminde belirir. Behiye’nin zayıflaması onun bu ilişkide sürekli verici durumunda olması kadar onun kendini dışarlamasının da göstergesidir. Behiye, içindeki irini boşaltmakta ve çevreye saçmaktadır. Bir anlamda Behiye, sürekli dışkılamakta, kusmakta, arınmaya çalışmaktadır. Behiye bastırdığı genç kız cinselliğini yaşamanın ve her sorunu çözmenin  tek yolu olarak Handan’ı görmektedir. Öyle ki Handan’a (çukura) sahip olmakla yaşamının eksiksiz bir bütünlüğe kavuşacağını zannetmektedir. (Tepenin topolojik zıttı çukurdur. İkisi hem bir anlamda birbirini bütünleyecek, bir anlamda da yok edecektir.)  Behiye Handan’a sahip olabilirse hayata da sahip olacaktır. Nitekim Handan’la birlikte olduğu süre içinde sürekli zayıflamış ve güzelleşmiştir. Ancak, romanın sonunda Handan bir hava kabarcığı gibi yükselip atmosfere karışırken Behiye, yaşamın zifti ve bataklığı içine saplanıp kalır.

Suçsuzluk Duygusu ve Cinayetler        Perihan Mağden yapıtında suçluluk duygusuna yer vermez. Kahramanlar ne kendilerini suçlarlar ne de duygularından utanırlar. (Oysa Behiye tam da duygularından utanacak bir tiptir.) Bu bütün roman kişilerine ve romanın bütününe öylesine yansır ki roman duygusal bir patlamanın enerjisiyle yüklenir.

Belki de Perihan Mağden itiraf ediyor. Eğer böyleyse, romanın otobiyografik bir itiraf romanı olduğunu söyleyebiliriz.

Romanın temel duygusunu “suçsuzluk” olarak adlandırmakta bir sakınca görmüyorum. Hem sadece iki genç kıza özgü bir suçsuzluk da değil bu. Leman da suçluluk duymaz. Ne yaptıysa hisleri yüzünden yapmıştır o. 35 yaş günü kutlamaları sırasında şöyle der: “Bu güne dek teraziyi hep his bozdu, hep his, HİS! Artık sırf akıl mantık olacağım, göreceksin.” Ancak eski sevgilisi Ayhan’dan aldığı bir telefon allak bullak eder Leman’ı.

Handan’ların evinden kovulunca da, annesi ve parasını çaldığı abisi tarafından basılınca da suçluluk duymaz Behiye. Hatta o kadar ki, annesinin mutfak kazalarını önlemek için ellerini kökünden kesmeyi aklından geçirdiğinde de yoktur vicdan azabı. Vicdan denen o tatsız nesnenin bu romanda yeri yoktur. Romanın başlarında şarkı söyleyen körlerden nefret etmiştir Behiye; yüreğinin iyiden iyiye yaralandığı son sayfalarda yine o körlerle karşılaşır. İçinden onlardan af diler. Ancak, Raskolnikovvâri bir suçluluk duygusundan çok uzaktır bu af dileyiş. Hatta af dilerken bile körlere şaşar “nasıl gülebiliyorlar?” diye. Handan’a gelince, ne annesini terk ettiğinde, ne bekaretini yitirdiğinde, ne de ilk kez yalan söylediğinde suçluluk duymaz.

Romanda suçluluk duygusu yoktur ama suç vardır. Roman irili ufaklı suçların bir resmi geçidi gibidir. (Para çalmalar, kötücül düşünceler, hakaretler, kavgalar, yalanlar ve cinayetler.) Ama bizi asıl ilgilendiren, olay örgüsünden kopuk görünen üç faili meçhul cinayet olmalı. Romanda, bu cesetlerin eşgali verilmektedir. Suç aleti, Behiye’nin sürekli üzerinde taşıdığına benzeyen bir neşterdir. Acaba Behiye bir seri katil midir?

Bu cesetler, onları bulan kişilere benzemektedir. Hatta onların mumyalarıdır bir anlamda. Cesetleri bulan kişiler, bu benzerlikten ürkerler. Kendileri de boyunlarında aynı neşter kesiğiyle yaşamaktadırlar sanki.

Romanın belli noktalarında bağımsız üç cinayetle karşılaşan okuyucu, son bölümde dördüncü bir cinayet beklentisi içindeyken, karşısına adli tıp kitabından alınan, yaraların biçimine göre ölüm nedenini tespit etmek amacıyla sorulması gereken soruların bir listesi çıkar. Yazar, belki de kişileri öldüren nedenleri sorgulamamızı istemektedir.

Ve Filmi de Yapıldı, ancak…

Kitaptan yapılan uyarlama da—edebiyat uyarlamalarının çoğu gibi—iyi değil. Ne kitabın atmosferini yakalayabiliyor, ne de kendi başına güzel bir film olabiliyor. Yine de işçilik olarak takdir etmek gerek tabii..

Reklamlar

About reset

Kimin söylediğini bırak, ne söylediğine bak.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: