Mustafa Akyol’un TEDx Konuşması


TED’in ne olduğunu bilmeyenlere kısaca açıklayayım. Kendilerini şöyle tanımlıyorlar: “Yaymaya değer fikirlere adanmış kar amacı gütmeyen bir kuruluş.” Yani eğer yaymaya değer bir fikir bulurlarsa onu yaymaya çalışıyorlar. Bu fikirlere sahip kişileri TED konferanslarında konuşturup, bu konuşma kaydını İnternet üzerinden yayınlıyorlar. İlginç bir nokta, TED konferansalarında süre 18 dakikayı geçmiyor. Daha fazla neler yapıyorlar çok da incelemedim, ama epeydir takip ediyorum bu konferansları. Bağımsız kuruluşlar kendileri TEDx konuşmaları düzenleyebiliyorlar, bunlar asıl TED’den bağımsız, ama konsept olarak TED konuşmalarına benzer organizasyonlar. Buradaki konuşma da böyle bir TEDx konuşması, ama TED’in ana sitesinde yayınlandı. TED konuşmalarında konu serbest: Bilim ve sanat alanında yeni fikirler, yeni bakış açılarına sahip insanlar konuşuyor. Tabii bunlar genelde pek de radikal olmayan, iyimser konuşmalar oluyorlar. Yeni bir ayakkabı bağlama tekniğinden tutun da istatistikleri daha anlaşılır hale getirmek için bilgisayar animasyonlarından nasıl yararlanılacağına kadar her konuda konuşulabiliyor. Fen ve bilgisayar bilimlerindeki konuşmaları özellikle başarılı buluyorum. Bazen de sanatın çeşitli dallarında çok yenilikçi sanatçılar konuşuyor ya da konser veriyor. Bu sanat dalları mimari, müzik, fotoğraf, sinema vs. olabiliyor. Sosyal konularda ise genelde iyimser, suya sabuna dokunmayan konuşmacılar çıkıyor… Olsun gene de takip etmekte yarar görüyorum. Bugüne kadar Türkiye’den bir tek Elif Şafak’ın konuştuğunu görmüştüm TED’de.

Bugün de Mustafa Akyol’un konuşması vardı ana sayfada. (Turkish Daily News) Henüz altyazı konmamıştı (TED konuşmaları bir çok dilde alt yazılı yayınlanıyor. Ama çeviriyi yapanlar da halktan kişiler olduğu için, yeni yapılan bir konuşmanın çevirisi hemen çıkmıyor.) Konuşmanın başlığı: İslamiyet’te İnanca Karşılık Gelenek. Özetle, ılıman İslam dediğimiz hareketi tanıtıyor, gelişimini açıklıyor, Arap ve Türk dünyasından örnekler veriyor. Bu konuşmayı daha sonra çevirmeyi düşünüyorum. Şimdilik, konuşmayı izleyip özetlemekle yetindim. (Arada kendi yorumlarmı da ekledim.) Faydalı olacağına inanıyorum. Buradaki fikirleri tartışacak bilgi birikimine sahip olduğumu düşünmüyorum, belki sizler de görüşlerinizle konuyu aydınlatmama yardımcı olursunuz.

Konuşma şöyle başlıyor. Konuşmacı Kabe’ye gitmiş, orada erkeklerle kadınların birlikte ibadet ettiğini görmüş. Sonra Suudi Arabistan’da bulunan bir Burger King’e gitmiş, orada haremlik-selamlık uygulaması varmış. Buna çok şaşırmış. (Suudi Arabistan’dan bahsediyor.) Suudi Arabistan’ın her yerinde haremlik-selamlık varmış da bir tek Kabe’de yokmuş! Neden böyleymiş? Çünkü Kabe’de İslam’ın ilk dönemlerinden beri bu şekilde ibadet ediliyormuş, bu da İslam’ın özünde kadın/erkek ayrımı yani haremlik/selamlık olmamasından kaynaklanıyormuş. Yani Peygamber zamanında haremlik-selamlık uygulaması yokmuş, o nedenle Kabe’de kadın-erkek birlikte ibadet ediyormuş. Haremlik/Selamlık uygulaması İslamiyet’e sonradan girmiş bir Bizans/Pers geleneğiymiş.

Buna göre, diyor, aslında samimi bir müslüman, önüne çıkan her İslami geleneği dinin bir parçası zannetmesin. Ayrıca, batılılar da İslami geleneklere bakıp bu dini kötü zannetmesin. Aslında İslam’ın özü, diyor, çok farklıdır. S.Arabistan’daki gelenekle, İstanbul’daki gelenekler birbirinden çok farklıdır, diyor. Geleneklerin dine karışmasına örnek olarak da Kuzey Afrika’da kadın sünnetini gösteriyor. Kuzey Afrikada, diyor, kadın sünneti yaygındır, bunun amacı kadınların cinsel hazdan (dolayısıyla da günahtan.. bunu ben ekliyorum) arındırılmasıdır ve bu geleneğin İslam’la alakası yoktur. Aslında bu bir Kuzey Afrika geleneğidir ve diğer dinlerden olan Kuzey Afrikalılarda da gözlenir –Hristiyanlarda ve bir Yahudi kabilesinde bile görülüyormuş.

Başka bir örnek olarak da namus cinayetlerini gösteriyor. Diyor ki, namus cinayetleri bazı müslüman toplumlarında gözlenir, ancak bazı Hristiyan toplumlarında da vardır. Örnek olarak, geçtiğimiz aylarda Türkiyeli bir Ermeni toplumunda da namus cinayeti işlendiğini söylüyor. (Ben duymadım da gazeteciden iyi bileceğiz 🙂 )

Sonra politik yapıya değiniyor ve onun da coğrafi bir özellik olduğunu anlatmaya koyuluyor. Diyor ki, elbette bir çok İslami rejim oldukça baskıcıdır. Örnek olarak, S.Arabistan, İran ve Taliban rejimlerini gösteriyor. Söz gelimi, diyor S.Arabistan’da İslami polis vardır ve kadınların başlarını örmeye zorlama yetkisine sahiptir. Ancak, diyor, aynı baskıcı tutumu, İslami olmayan hatta laik kesimde de görmekteyiz bu coğrafyada, diyor ve örnek olarak Türkiye’yi gösteriyor. Diyor ki, Türkiye’de son yıllara kadar üniversitelerde “laiklik polisi” vardı (Allah Allah, öyle bir şey var mıydı gerçekten yahu?) ve bu polis, kız öğrencilerin başını açmaya zorlama yetkisine sahipti. (Polisin bunu yaptığını hatırlamıyorum… Böyle bir polis var mıydı? Burada biraz sallıyor vatandaş gibime geldi… Polisin böyle bir görevi ya da uygulaması yoktu bildiğim kadarıyla… Yanılıyor muyum?)

Belki de bu tutumun Politik-kültürden (sosyo-kültürel yapıyı duymuştum ama politik- kültür de varmış?) neyse işte, politik kültürel yapıdan kaynaklandığını, belki de asıl bunun değiştirilmesi gerektiğini söyledikten sonra ekliyor: Kafamda bu sorular vardı ve bir kitap yazmaya başladım. Bu kitapta İslam dininin hangi yollarda geçerek bugünkü yapısına ulaştığını yazacakmış ve bu amaçla araştırmalara başlamış. Kitabın adı da: “Aşırılıktan Arındırılmış İslam ve İslamiyette Özgürlük Davası (İslam Without Extremes and Muslim Case of Liberty)” imiş.

Araştırması sırasında İslamiyete “bireysel özgürlükler açısından” yaklaşmış. Ve görmüş ki İslamın aslında bu yönden üstünlükleri var. “İslam esasında insanı sorumluluk sahibi bir amil (ajan, etmen) olarak tanımlayan tek tanrılı bir dindir,” diyor ve böylelikle İslam’ın Orta Doğu coğrafyasında “bireysellik” fikrini yarattığını anlatıyor. Böylece İslam’ın insanı kollektivizimden kurtardığını söylüyor. (yani mahalle baskısından… Herkes öyle yapıyor ben de yapayım mantığından…)

Yani anladığım kadarıyla, İslam’ın insana sorumluluk yükleyerek, onu sürünün bir elemanı olmaktan çıkardığını, ona insan olma yükümlülüğünü yüklediğini demeye çalıyor.

‎-Bunu demeye çalıyorsa, ve bu anlattıkları doğruysa, o zaman kendini sürünün bir parçası yapmaya çalışan, ancak başkalarına uyarak dini yaşamaya çalışanlar yanlış yolda demektir. (bu benim yorumum.) Buna rağmen diyor, İslami gelenekte bir takım sorunlar vardır, ancak bu sorunlar dinin özünden kaynaklanmamaktadır. Bunlar daha sonra İslami geleneğe dahil olmuş yabancı unsurlardır. Bunlar yorumlardır, diyor. Örneğin diyor, Kuran’da taşlama cezası onaylanmamıştır, ya da din değiştirenler cezalandırılmaz, ya da içki içmek gibi kişisel günahlar cezalandırılmaz. (Yani günah olmadığını söylemiyor… İnsanlar tarafından cezalandırılmaz, demek istiyor.) Bunlar Şeriata sonradan sokulmuştur, diyor.

19. yüzyıldan itibaren çeşitli İslami düşünürler, çoğunlukla da batıya bakarak, İslami geleneğin bir kısmının (sorunlu kısımlarının) reformize edilebileceğini, Kuran’ın yeniden yorumlanabileceğini, dinin özüne ait olmayan geleneksel kısımların revize edilebileceğini görmeye başladılar. Çoğunlukla da Avrupa’dan etkilendiler, çünkü Avrupa’da insan hakları, parlamenter demokrasi gibi olumlu bir çok gelişmeye şahit oluyorlardı. İşte böyle düşünen bir çok devlet adamı, entellektüel, özellikle de Osmanlılar, İslamiyette bir takım reformlar yapmaya giriştiler. Bunlara İslami Modernistler deniyor. ‎(Tanzimat’tan bahsediyor sanırım.) Arap dünyasında da ismini tam anlayamadığım bir tarihçiden söz ediyor. (Albert Horani gibi bir şey) Onun “Liberal Çağda Arap Düşüncesi” diye bir kitabı varmış. Buna göre 19. yy’ın sonlarında ve 20. yy’ın başlarında İslam dünyasında devlet adamları, din bilimcileri ve aydınlar arasında baskın bir yenileşme hareketi, reform düşüncesi var. Ancak işin garibi, sonradan bu hareket etkisini kaybediyor ve yerini İslamcılığa terkediyor (yani baskıcı, özgürlük karşıtı, batı-karşıtı bir hareket.) Bu hareketin terörizm gibi bir çok sorunlara yol açtığını söylüyor.

Peki ne oldu da İslami Modernizm yerini Aşırı İslamcılığa terketti diye soruyor.

Bunun sebebi olarak da Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü sonucu Arap dünyasının sömürgeleştirilmesini gösteriyor. Sömürgecilik, beraberinde sömürge-karşıtlığını getirir diyor. (Ancak, şunu unutuyor ki sömürgeciler yerel krallarla anlaşarak, daha katı bir İslami anlayışı desteklemiştir daima…)

Sömürge devri kapandıktan sonra da Arap dünyası kendini “laik” olarak tanıtan, ama halkına özgürlük getirmekten uzak bir takım yerel diktatörlerin eline geçti, diyor. Bu diktatörlerin baskıcı rejimleri batı dünyasının Arap coğrafyasının zenginliklerini sömürmesini kolaylaştırıyordu, ama öte taraftan halkın tepkisine yol açarak, katı İslamcılığa kaymasına neden oluyordu.

Bu çemberin dışında kalabilen tek ülke Türkiye idi, diyor. Çünkü Türkiye asla sömürgeleştirilmedi, Osmanlı devletinin yıkılışından beri hep bağımsız kaldı. Ayrıca, diğer Arap ülkelerinden farklı olarak Türkiye erkenden demokrasiye geçti (ilk 1950 seçimleriyle) diyor.

Türkiye’deki dindarlar gördüler ki oy vererek yönetimi değiştirebiliyorlar ve anladılar ki demokrasi iyi bir şeydir, İslamiyete uygundur. (RTE’nın lafını burada hatırlatmak zorundayım: “Demokrasi trenine bineriz, istediğimiz yerde ineriz!” Ne demek yahu bu? Herhalde Türkiye’de politikacıların yumurtladığı en tuhaf incilerden biri, belki de başta geleni bu laftır… Demokrasi treninden niye iniyorsun RTE? Biz inmek istemiyoruz, zorla mı indireceksin birader? Hem madem ki inecektin niye bindin o zaman? Tövbe, tövbe!… Bunlar benim yorumum tabii.)

Sonra diyor, son yirmi yılda, globalleşme, pazar ekonomisi ve orta sınıfın yükselişi sayesindedir ki Türkiye’de İslami Modernizm yeniden doğmuştur.

Dindar kesim görmüştür ki İslamiyette bazı reformlara ihtiyaç vardır ve yeniden yüzlerini batıya dönmüşlerdir.

İşte bu nedenle dindar kesim Avrupa Birliğine girme çabalarını desteklemiştir. (Son 10 yılda Avrupa Birliğine girişimiz hiç gündeme gelmedi… Sadece RTE’nin ilk seçildiği zamanlar, bir hareketlenme vardı bu yönde… Ondan sonra AB’yi ne duyduk, ne de kendisinden bir haber aldık. TV’lerde AB’den söz eden bir tane haber duyuyor musunuz son zamanlarda?)

İşte bu sayede Türkiye ekonomik kalkınma ve demokratikleşme yolunda önemli ilerlemeler kaydetti ve Arap dünyasına öncülük yapıyor. Bundan sonra Arap dünyasında (Mısır, Tunus, Libya vs.) başlayan toplumsal hareketlerin demokrasi talebinden kaynaklandığını söylüyor. Yani onlara Türkiye esin vermiş!

19. yüzyılda başlayan, 20. yüzyılın ikinci yarısında sekteye uğrayan İslam Modernleşmesinin yeniden doğuşuna şahit olduğumuzu söylüyor.

Fırsat verilirse İslam’ın özgürleşme, demokratikleşme hedefine varmak için kendi yolunu bulacağına inandığını söyleyerek konuşmasını bitiriyor.

Ben ne İslambilimciyim, ne tarihçiyim, ne de uluslararası ilişkiler uzmanıyım. Bu nedenle burada anlatılanların ne derece masal, ne derece gerçek olduğunu yorumlama yetkisini kendimde göremem. Çok fazla iyimser, yumuşatılmış, hem nalına hem mıhına vuran, ılıman görüşler gibi geldi benim kulağıma bunlar. Ama katıldığım yönleri de az değil. Ben de son zamanlarda şahit olduğumuz hareketlerin aslında iyiye doğru atılan adımlar olduğunu düşünüyorum bazen, bazen de tam tersini… Ne de olsa insanın gözünün önünde duran bazı gelişmeleri, doğru yönde hareketleri görmemesi için kör hatta sağır olması gerekir. (Hem kendimi hem de kendine dindar diyen kesimi kastediyorum.) Ancak, ılıman İslam diye ortaya çıkanların öyle anti-demokratik, baskıcı, gerici, çağ-dışı davranışlarını ve uygulamalarını görüyoruz ki bu yöndeki umudumuz bir anda azalıyor. Dilerim ki akl-ı selim her yerde egemen olsun, insanlar doğru yolu bulsun. Ne de olsa, insanca yaşamak her grubun, her dinin, her kesimin, her toplumun hakkıdır. Ama herkes birbirine saygılı olmak ve başkalarının özgürlüğünü kendi özgürlüğü kadar önemsemek koşuluyla.

Mustafa Akyol’un İngilizce telafuzunun da çok güzel olduğunu eklemeliyim bu arada.

Reklamlar

About reset

Kimin söylediğini bırak, ne söylediğine bak.

6 comments

  1. Özet için teşekkürler. Küçük bir ayrıntı: Mustafa Akyol gerçek TED konferansında konuşmadı, bağımsız düzenlenen TEDxWarwick adlı etkinlikte konuştu. Elif Şafak ise gerçek TED konferansı TEDGlobal 2010’da konuştu.

  2. Elif Şafak’ın fikirlerini yaymaya değer bulduklarına göre bağımsız diyemem o kuruluşa.Zira onun konuşmasının dinledikten sonra Zaman Gazetesi’nin reklamındaki aynı mottolar,klasik globalizm söylemleri.Globalizm tehlikeli bir söylemdir bence.

  3. Bilimsel konularda daha başarılar aslında.

  4. faymaz

    Çevirideki paranteziçi notlar önyargılı ve yönlendirici olmaya çalışmış!

    • Hiç bir yorumumda ön yargı yok, kendi fikirlerim ve kendi kendime sorduğum sorular onlar. Zaten kendi yorumum olduğunu belirttim. Bence asıl sizin bu yorumunuz önyargılı ve yönlendici olmuş.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: